YOL O’NUN…

YOL O’NUN…

           

“Dünya için olunca, azmin dağları deler,

Fakat Hakka gel desem, ayakların sendeler…”

 

Duydum ki, meydanlar şenlenmiş, herkes birbirine olmadık laf edermiş… Bazen benim de kulaklarım duymuyor değil…

Taksim’i Kâbe ile karşılaştıranlar, Mescid-i Aksa’yı Yahudilerin kutsalı olarak görenler, Diyaneti, kaldırıp yerine bilmem hangi teşkilatı kurmak isteyenler, birbirine olmadık laflar ve lakaplar takarak meydanlarda yarışanlar, en ucube propagandalarla adam avlamak isteyenler…

           Vallahi böyle davrananların aklına şaşarım. Bu milletin hafızasını yok sayıp, onun beynini yıkamak isteyenler, aslında akıntıya kürek çekmekten başka bir şey yapmıyorlar. Su akar, birileri hep ona bakar.

Su, saflığın duruluğun, arılığın, tazeliğin, aklığın, paklığın sembolüdür…

            Herkes temiz ve pak değildir. Üstat öyle demiyor mu?

 “Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir...”

Evet meydanlardaydık… Meydandaki vaatlerde… 

Bakıyorum da vaatlerin hepsi dünyevi… Hiç uhrevi vaat verene rastlamadım…

            Bir mübarek (!) adam çıkıp da “Kâbe’yi görmek isteyenlerin hepsini Kâbe’ye göndereceğim!” Diye vaat yapmıyor. Neden? Neden olacak, bu milletin mânâ kökünün nerelere kadar uzandığını bilenler, öyle bir vaat karşısında herhalde ya çıldırırlar, ya da ülkeyi yeni bir kaosa sürüklemek için elinden geleni yaparlardı. 

Hâlbuki kim ne derse, desin bize ne?

“Kâbe Arap’ın olsun bize Çankaya yeter!” diyenlere kim ne dedi? Onların ki: Taptıkları tanrıları toprak altına girdiğinde her şeylerini yitirmişler, ölümden ve ölüm ötesinden korkmaya başlamışlardır. Bu zihniyetlerden bir kısmı, cesetlerini cehennem ateşi yakmasın diye dünya ateşiyle yaktırıp küllerini müzelerde saklattırmak istemişlerdir.

Onlara kim ne dedi? Kimse bir şey demedi, diyemezdi de…

Çünkü müminler: “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” düsturunu çok iyi bilirler.

Baksanıza 12 Eylül’ün kahramanı (!) birkaç gün önce üniformalı bir törenle toprağa verilmedi mi? O ki, sırf sünnete uymak için sakal bırakan insanları “silah kaçakçısı” suçuyla yakalattırıp zindanlarda sakallarından astırarak işkence ettiren adamdı… Üstelik “Ben müftünün oğluyum(!)” diye övünüyordu. Şimdi aramızda yok.

Karun da yok, Hazreti Süleyman da…  

Fakat adı gönlümüzden, dilimizden, aşkımızdan, ruhumuzdan, varlığımızdan rüyalarımızdan hiç ayrılmayan; daima bizimle olan biri var…

Biz O’nun gösterdiği yolun dışında hiçbir yol tanımıyoruz. Tanımayız da…

Ezeli ve ebedi dünyanın övüncü, Miraç’ın kutlu yolsusu Resulullah Efendimizin, gösterdiği yolun dışında hiçbir yol Hak yolu değildir. O’nun yolunun dışında hiçbir yol insana, iki cihan saadeti vermez.

İnsanın ve insanlığın kurtuluşu bu yoldadır. Sadece ve sadece Kur’an’ın ve Sünnetin gösterdiği yol, bizi Hakka götürür. Bedenimiz de ruhumuz da bu yolda bahtiyar olur, huzur bulur…

Ancak bu yola girebilmek, bu yolda yürüyebilmek, bu yolda tutunabilmek, bu yolda menzile varabilmek, “Bir Uhrevi Kahramanlık” işidir.

Geçmişte, iki dünya saadetini kucaklayan nice güzel cetlerimiz yaşadı. İnanıyorum, aynı güzel insanlar, değişik görünümde ve değişik memleketlerde hâlâ yaşıyor… Kıyamete kadar da yaşayacak…

Bu uçsuz bucaksız huzur yolunda, attığımız her adımda, gördüğümüz her varlıkta, bin bir türlü şeytani ve nefsanî tuzakların olduğu bir dünyada, uhrevi menzile varabilmek;  ancak ve O’nun yolunun yolcusu olmakla mümkündür.

Bu gün meydanlarda bize vaat edilenler sadece sadece üç günlük dünya saadetine aittir. O da gerçekleşirse… 

Bizim yolumuz da, yolculuğumuz da, rehberimiz de,  önderimiz de bellidir.

Arkasından gidilecek tek rehberimiz Kur’an’dır. Tek Önderimiz Resulullah’tır. Tek yolumuz var… Resulullah yolu…

Gerisi laf ü güzaftan ibarettir.

Çok değil yirmi, yirmi beş gün sonra meydanlarda birbirlerine hakaret edenler, kazansalar da, kaybetseler de; herkes “Ben kazandım!”  demenin bir yolunu bulacaktır.

Sözü uzatmayalım. Bir söz vardır ya: “Dünyanın peşinde sen koşacağına, dünya senin peşinde koşsun”…

Belki o zaman biraz olsun ruhumuz, mutluluk rüzgârlarının billur havasını teneffüs eder…

Yoksa başta yazdığımız beyti bir kez daha okuyalım.

Bu bize ibret için yeter de artar…

“Dünya için olunca, azmin dağları deler,

Fakat Hakka gel desem, ayakların sendeler…”

Miraç Kandiliniz mübarek, yüzünüz ak olsun. Gönlünüz huzurla dolsun…

 

                                                                             Mehmet Emin ULU