Okuma Aşkımın Büyük Lezzeti

İlkokulda çok başarılı bir öğrenci iken ortaokula başladığım sene yakalandığım şiddetli bir menenjit hastalığı benim aylarca yatağa mahkum olmama sebep olduğu gibi aynı zamanda da işitme gücümün elimden uçmasına neden olmuştu. Daha 12 yaşında bunu kabullenmek kolay olmasa da, başarım düşse de sınıfta kalmadan ortaokulu da tamamladım hem de Tokat’ın Pazar ilçesinde. İşitme engelimle özel eğitim almadan ve kendi çabalarımla sağlam arkadaşlar arasında. Lise 1. Sınıfın sonunda sınıfın yarısı ile beraber benim de sınıfta kaldığım ortaya çıktı. Öğretmenler kurulu kararı benim sınıfı tekrar etmemi istemekteydi. Ama ben gururuma yenilerek 15 yaşında sınıf tekrarını istemedim. Okul dışında bekledim . 4 zayıfım vardı ve okul dışında bekledikten sonra sınava girdim. Zayıf Derslerimi 2 ye düşürdüm ama gene sınıfta kaldım. Gene beklemem gerekti. O zaman Açık Öğretim Lisesi de yoktu. Baba mesleği çiftçiliği de sevmiyordum. Tek yol eğitimimi tamamlayarak memur olmaktı. Şiir ve yazı yazma yeteneğimin o zaman olduğunun farkına varan bir öğretmenim yerel basınla tanıştırdı beni ve o günden sonra Allah’ın ilk emri oku demenin ne anlama geldiğini anlayarak okumaya ve yazmaya başladım. Okuma ye yazma bana para kazandırmıyordu ama galiba hayatımı kazanmama sebep oluyordu. O zaman anlamak mümkün değildi tabii ki. 2 yılın sonunda okula devam etme hakkımı elde ettim. O zaman benden 2 sene sonra gelenler ile aynı sınıfta okumak ilk başlarda dokunsa da sonunda alıştım. Okuma yazmaya yerel basında devam ederek okulumu da sevip ona da devam ederek sonunda lise son sınıfa geldim. Sınıfımız 18 kişiydi ve bunlardan 17 sı Üniversite hazırlık sınavına girmişti. Sınavda puan sıralaması yapılınca bende dahil herkes şaşırdı. Dershaneye dahi gitmeyen ben işitme engelli olmama rağmen 17 kişi arasında puan sıralamasında 3. Olmuştum. Ama tercihlerde hedefimi yüksek tutunca ve engelli olmamı da saklayınca, bu konuda belge ibraz etmeyince, ne yazık ki yerleşemedim. Hâlbuki engelli olanların engelli olduklarına dair belgeyi başvuru belgelerine eklemeleri istenmekteydi. Ertesi sene bu hatalarımı da telafi ederek İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İktisat bölümünü kazanmıştım. 5 büyük amcamın, 4 bizim, 4 küçük amcamın çocukları arasında ilk Üniversite kazanan oluyordum. Ablalarım içinde ortaokul mezunu dahi yoktu. Sosyal Bilgiler Hocamız Azmi Erge “ Turan genel kültürü sayesinde kazandı” diyerek o zamandan bu yana aklımdan çıkmayan “ Okumak insana genel kültür kazandırır. Okumayan insan ise kazanamaz.” Gerçeğini öğrenmeme sebep oldu. Bugün 48 yaşındayım. Aradan seneler geçti. Memur olduk. Bu sene zarfında 2 kere Üniversite okumanın, 5 kitap yazmanın ve yayınlamanın, çocuklarımızın da okulda başarısını görmenin ve gençlere kitaplarımızla ve konferanslarımızla gazete, dergilerde, internette yazılarımızla ilham vermenin sevincini yaşadım. Hayatımın ilk 20 yılını anlattığım “ Anne Sesler nerede” kitabımın henüz yayınlanmış olduğunu göremesem de zamanı gelince o da olacak inşallah. 30 yıllık yazı hayatımızda sabretmenin ve okumanın zevkini yaşadım. Sabrederek, okuyarak, anlatarak bu güzellikleri tatmam birçok servetten daha sevimli geldi bana. Halen de gelmekte. Her gün 2 gazete, ayda 4 gelişim dergisi, kitaplar ve en önemlisi çoğumuzun küçümsediği ve son senelerle aşkla okumaya devam ettiğim takvim yaprakları okudukça okuyasım gelen bana yaşama sevinci veren, geleceğe ümitle bakmama sebep olan arkadaşlarım oldular. Çoğu insanın beni anlamadığını düşünsem de, çok insanın da beni yanlış tanıdığının farkına varsam da bunlar yaşama dair ümitlerimi hiçbir zaman kesmedi. Çünkü ben insanlar beni anlasınlar ve sevsinler diye yaşamadım ki. Okudum. Okuduklarımı mümkün olduğunca uyguladım. Karşılık bulamasam da çok insanı sevdim. Onlarda sevdiklerini söyleyerek benden farklı beklentileri olduysa da, sevdiğini söyledikleri halde bana yardımcı olmayan çok insan ile muhatap olduysam da okumaktan gözlerimde fer kaldıkça vazgeçmeyeceğim. Okumayı bir ibadet kabul ederim. İbadetlerimiz mutlaka bizim hayatımıza renk katmak ve bizim sağlığımız huzurumuz için var ise okumak ve ilim öğrenmek de bizim hayatımızı kolaylaştırmanın yanında bizi anlayan ve dinleyen insanların da hayatını kolaylaştıracaksa o zaman bu bir ibadettir. Bunu anlayan insan da sadece okumakla kalmaz, hayatına uygular sonra da çevresine de anlatmaya bakar. Anlattıkça da daha çok anlatmak ister. Bizim yaptığımız gibi. Gerçi karşımızdaki 30 yıllık, 45 yıllık eğitimci olduğunu söyleyip de bizi anlamayan, ya da anlamak istemeyen yahut da okul ve yurtlara gittiğimizde “sizin yurtta konuşalım, okulunuzda konuşarak başarımızı anlatalım” dediğimizde “tamam yaparız, ederiz” diyerek bizi güzel baştan savan insanlar çok olsa da, dedim ya okumak sonsuz ümitle dolmamızı sağlıyor. Zaman gelecek insanlar bizleri de anlayacaklar. Bir şey dikkatimi çekti ve garibime gitti. Yaşadığımız yerde okul müdürlerinin çoğu bizi tanır. Bu okuma öğretme isteğimizi gençlere anlatma hevesimizi de bilirler Öğrencilerinin de kitap okumasını çok isterler ama engelli olmasına rağmen kitap okumayı sevmesine rağmen başarılarını öğrencilerine anlatmak isteyen insanı kapılarına kadar geldiği halde baştan savarlar. Bunu ben hiç anlamam gerçekten de. Ya öğrencilerine okuma sevgisi aşılamakta samimi değiller ya da başarılı insanların öğrencilerine örnek olmasını istemeyecek kadar “kıskançlar” Şimdi kıskançlık kelimesi ortaya çıkınca çok insan “ Ben kimseyi kıskanmam, şartlar müsait değildi ondan davet edemedik” der. Davet eden insanlar varsa demek ki onlar bir yolunu buluyor ve davet ediyorlar. Davet etmeyen ise demek ki gelmesini istemiyor başarılı insanların okullarına. İsteyen insan gerçekten çok ister ve çaba harcarsa o iş gerçekleşir. Biz bu işi müstahdemden istemiyoruz. İstediğimiz yetkili insanlar. Bizim bilmediğimiz şeyler varsa o zaman ben bu konuda bir şey diyemem. Bir okul eğer öğrencilerinin okumayı sevmesini istiyorsa, her türlü zorluğa rağmen okuyarak hayatta başarılı olmuş insanları üstelik o insan yaşadıkları şehirde yaşıyorsa zaman kaybetmeden öğrencileri ile buluşturmaları gerekir. Şimdi bazıları “biz davet etsek, o insan konuşsa da kimse etkilenmez” diyerek hemen ileri(!) görüşlülüklerini ortaya koyarak hemen sorumluluktan kaçmaya çalışırlar. Okul Müdürünün görevi davet etmek, benim görevim konuşmak öğrencinin görevi dinlemek, düşünmek, etkilemek ve uygulamak. Eğer dinlemez, etkilenmezse bizim sorumluluğumuz değil. Davet etmeye sorumlu olan davet edecek, davet edilen davete icabet edecek, ondan sonra etkilenmeyen, dinlemeyen varsa bu sorumluk onlara ait olacak. Herkesin sorumluluklarını hiç düşünmeden başkasına attığı bir dünyada bunları yaşamak bana garip gelmiyor. “ Herkesin öğretmeni gene kendisidir” inancım gereği, insanın tek başına kendisi bilinçlenerek, aklını kullanarak okumayı benim gibi aşk derecesine severek, okumayı seven ve çevresine dergiler kitaplar armağan eden insanlara severek gitmek yerine onların davetine icabet etmiyorlarsa, bizim yapacağımız tek şey bu konuda ümidimizi yitirmeden bizi anlayacak insanların olacağı günleri beklemek. Unutmayalım ki, eğitimciler ve anne ve babalar kimi seviyorsa, kimi evlerine davet ediyorsa, kime değer veriyorsa istisnalar hariç olmak üzere çocuklarımız da onları seveceklerdir. Bu gerçeği değiştirmemiz sadece laf ile “oku” dememiz boşa çene yarıştırmaktır. 30 yıllık aşkla şevkle okumalarımda ben bunu anladım. Okumaya devam edeceğiz tabii ki. Adam gibi müstehcenliğe, siyasete, gıybete bulaşmadan konuşacak adam bulamazsak o zaman kitaplar bize bunlara bulaşmamızı engelleyecek en güzel arkadaşlar olacaktır. Okumayı sevmek, sevgi ile olacaksa bu da tabii ki kalbin hissetmesi beynin de algılaması ile olacak iştir. Yani görmek, duymak, başka organlarımızla olacak iş değil. Hayatta okuyanın pişman olduğuna çok az ama okumayı sevmeyenin çok kez pişman olduğuna her zaman şahit oldum ve olmaktayım. Bana bu aşkı bahşedene de sonsuz şükürlerimi sunmaktan her zaman zevk almaktayım. Okumak aşkını bahşeden Allah’ım umarım bizim bu aşkımızın hürmetine bu aşkımızı başkalarının da fark etmesini ve bizi anlamasını sağlar.