Metin Gürdere İle Süleyman Demirel Hakkında Söyleşi

Tokat’ın siyasi geçmişinde en saygın isimlerden biri olarak yer alan; hizmetleri, ilimize kazandırdıklarıyla hâlâ zirvede bulunan Devlet Eski Bakanı Sayın Metin Gürdere ile bu sefer Merhum Süleyman Demirel’i konuştuk. Sayın Gürdere’nin kaleme aldığı ve yayınlanmasını dört gözle beklediğimiz “Yirminci Yüzyılda Tokat” kitabındaki anılardan, değerlendirmelerden hareketle Süleyman Demirel- Tokat bağlantılarını masaya yatırdık.

Doyumsuz sohbetiyle Metin Gürdere anlattı, biz kaleme aldık.

Süleyman Demirel Teknik Üniversite (İTÜ) çıkışlıdır. Ama biz onun adını siyasete atıldığı yıllarda duyduk. 1965 yılında O başbakan olduğunda ben son sınıf öğrencisi idim. Çok zeki, okulumuzun medarı iftiharı olan bir kişi olmasına rağmen o yıllarda bizim ilgimiz ona değil daha çok Alpaslan Türkeş’e dönük idi.

Çok çok zeki bir insandı. Yetmişli yıllarda, başbakanken bir bütçe görüşmesi sırasında CHP grup sözcüsü yüzden fazla soru hazırlamış, sormuştu. Bu kadar soruya hazırlıksız cevap vermek mümkün değildi. Zaten sorular da amiyane tabirle başbakanı madara etmek için özel hazırlanmıştı. Süleyman Demirel çıktı ve irticalen bütün sorulara tek tek cevap verdi. Müthiş bir başarı idi. Bütün bilgiler hafızasında kayıtlı idi ve tüm verileri eksiksiz kullandı. Türk siyasetinde böyle bir zekâ az bulunur.

            Süleyman Demirel “Türkiye’ye bir Türkiye daha kazandırdık.” derdi ki haklıydı. Zamanın DPT müsteşarı rahmetli Turgut Özal ile el ele vererek müthiş bir kalkınma hamlesi başlatmışlardı. Aşağı yukarı beş sene içinde Türkiye’ye çok çeşitli ekonomik büyüklüklerle bir Türkiye daha kazandırmışlardı.  Barajlar, yollar, kanallar… Daha da önemlisi Türkiye’nin sayılı müteahhitlerini sanayiciliğe yönlendirdi ve onları sanayici yaptı. O zamana kadar Türkiye toplu iğne yapamıyordu. Türk özel sektör sanayiciliğinin gelişmesinin önünü açtı. Yalnızca devlet tekeliyle gerçekleştirilebilen sanayi yatırımları Demirel’in yönlendirmeleriyle özel teşebbüse kaymaya başladı.

            NAZMİYE HANIM MESELESİ

Bir dönem Süleyman Demirel’i yıpratmak için yoğun bir olumsuz propaganda başlatılmıştı. Fakat Demirel bu süreçte yıpratılamadı. Bu sefer saygıdeğer eşi rahmetli Nazmiye Hanıma iftira niteliğinde suçlamalar başladı. Dedi kodu çıkartılan adam da Tokatlı hayırsever işadamı Ali Tepe’nin (Ali Tepe ve Ali Osman Tepe okullarının banisi) küçük kardeşi, Ankara’nın en ünlü ayakkabı mağazasının sahibi Osman Nuri Tepedir. Ben bunu Ali Tepe’ye surdum. Dedi ki Ali Tepe: “O dönemde Türkiye bir askeri darbe ortamına çekilmek isteniyordu. Tartıştırılan konulardan biri de bu Nazmiye Hanım meselesi idi. Tamamen iftira, tamamen propagandaydı. Ben şahidim, Nazmiye Hanım çok iffetli, tertemiz bir kadındır.

Kardeşim Osman Nuri Tepe üç defa ölümcül kaza atlattı. En son, dükkânının önünde araba çarpması sonucu öldü. Cinayet olduğunu düşünüyoruz. Yine bunu darbe ortamını özleyen çevreler yaptı diye değerlendirdik.”

            Bu olaylara canlı şahitlik eden Ali Tepe’ye de “Ankara’yı terk et!” demişler. O da, o dönem turizm olmadığı için ıssız bir sahil ilçesi olan Kuşadası’na gitmiş. Senelerce orada münzevi bir hayat yaşamış. Oraya gidince bütün birikimi ile arsa satın almış. Turizm patladığında da bir anda gayrı menkul zengini oluverdi.

            CUMHURBAŞKANLIĞI-BAŞBAKANLIĞI DÖNEMLERİNDE

            Birçok geziye birlikte katıldık. O’na çok soru sordum. Biri şu: 12 Mart döneminde Amerika’nın dahli var mıydı yok muydu? Dedi ki:

“-Ben bunu hissetmedim. Sanki Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle ilgili bir şeydi.”

Başbakanlık döneminde hedefe ulaşmak için hemen her yolu mubah gören bir Demirel vardı. Siyasi hayatında hep böyle tanındı. Ama Cumhurbaşkanı olduktan sonra son derece titiz, son derece dikkatli bir Demirel’le karşı karşıya kaldık. 28 Şubat sürecinin kazasız belasız atlatılmasında onun çok büyük emeği vardır. Kim ne derse desin. Şimdi yağmurlar yağdı, yarıklar tutuldu. Herkes yiğitledi, olduğu yerden ahkam kesiyor. Ama yaşananlar o günün şartlarına göre çok önemli, çok hayati idi. İşlerin daha da kötüye gitmesinin önüne en çok Süleyman Demirel geçmiştir. O dönem bizim de gayemiz kan kusalım, kızılcık şerbeti içtik diyelim, halkımıza ortamın kötülüğünü, riskini, vahametini asgari düzeyde hissettirerek erken seçime gidelim idi. Nihayet bu erken seçim de kazasız belasız gerçekleşti. Çok şükür demokrasiyi kesintiye uğratmadık.

PADİŞAH OLURSAK O DA OLUR

Sayın Demirel’in Cumhurbaşkanlığı dönemi idi. Köşkte bir iftar vermişti. Bütün milletvekilleri ve bakanlar davet edilmişti. Yemek çok sade bir şekilde, konuşma yapılmadan devam etti ve bitti. Konukları kapıda tek tek ellerini sıkarak uğurlayan sayın Cumhurbaşkanı’na dedim ki:

“- Sayın Cumhurbaşkanım diş kirası bile almadan gidiyoruz.”  Malumunuz üzere Osmanlı döneminde iftara davet edilen kişilere soylu aileler “diş kirası” bahanesi altında para da verirmiş.

            Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel kahkahayı patlattı:

“- İnşallah onu da padişah olunca veririz.” Durgun geçen geceye bir anda hareket gelmiş, Demirel’in yüzü gülmüştü.

            O zaman fark etmiştim ki Cumhurbaşkanları bile daha büyük makamlara heveslenmekte, padişah olmak istemektedir. Bu durum sadece Süleyman Demirel’e has bir şey değildir.

            ASKERLER SİYASİLERİN BAŞARISIZ OLDUKLARI DÖNEMLERDE ETKİLİ OLURLAR

            Osmanlı’dan beri askerler siyasete etki etmek istemişlerdir. Cumhuriyet döneminde de bu böyle olmuştur. Ülkemizin realitesidir bu. Ancak askerlerin en etkili oldukları dönem, siyasetin en başarısız, becerisizlik olduğu dönemler olmuştur.

            Kendisini Zincirbozan’a gönderen, birçok acı çekmesine sebep olan askerlerle de intikam hırsıyla kavgaya girişmemiştir. O, “şu sırım kimden, şu yatan gönden” düsturuyla değerlendirmiştir durumu. Bu olumsuzluklardan bir mağduriyet ortamı oluşturup da siyasi avantaj devşirmemiştir. Durumu böylece idare etmiş, yanlış uygulamalarla devletin ya da devlet kurumlarının saygınlığını karıştırmamıştır.

            Süleyman Demirel’i karalamak kimseyi büyütmez. Hiçbir politikacı melek değil. Elbette, hataları, kusurları, yanlışları vardır. Önemli olan Türk siyasi hayatına 30-35 yıl hâkim olan, bu süreçler içinde de atılımlar gerçekleştiren bir büyük siyasi ismi, kendisine yakışır şekilde saygıyla yad etmektir. Bu, saygı gösteren insanların edebi ve saygınlığıdır.

*          *          *

1951 yılında Tokat’ta Yeşilırmak taşmış, büyük bir sel gelmiş. Süleyman Demirel mühendis olarak işe başlamış ve ilk iş olarak bu selin vurduğu Kazova ile ilgili rapor tutmuştur. Demirel araştırmalarını yaptıktan sonra Almus barajının yapılmasının şart olduğunu raporlaştırmış ve baraj projesini hazırlamıştır.  DSİ Genel Müdürlüğü görevine gelince projenin uygulanması için girişimleri başlatmıştır. Ardından barajın yapım sürecinde de etkin olmuş, tamamen Türk mühendisleri ve yerli kaynaklarla tamamlanan barajın açılışı da başbakan olarak Demirel’e nasip olmuştur.

 Bu barajdan sonra Kazova tarıma elverişli hale gelmiş, bütün Kazova halkı refaha kavuşmuş, öncelikli olarak Tokat halkı bereketli Kazova’da üretilen sebze ve meyve ile sağlıklı beslenme imkânı bulmuştur.

Mesela Kazova’nın meyvelerini değerlendiren DİREN ailesi ulusal çapta büyük bir güç haline gelmiştir. Almus barajının etkisiyle ülkemizin 100 büyük şirketi arasına girebilen DİMES, kendi öz kaynaklarıyla belki birkaç Almus barajı yapacak konuma yükselmiştir.

 Şimdi doğrudan ya da dolaylı olarak her Tokatlının boğazından geçen lokmada Süleyman Demirel’in hakkı vardır.

Kültür Sarayı konferans salonunun adı Süleyman Demirel idi. İl Genel Meclisi kararıyla değiştirilerek Adnan Menderes Konferans Salonu oldu. Keşke Adnan Menderes için yeni ve daha büyük bir konferans salonu yapılsaydı. Süleyman Demirel’in adının kaldırılması Tokat adına büyük bir vefasızlık tabiri caizse kadirbilmezlik örneği olmuştur.

      Süleyman Demirel ile ilgili çok şey yazıldı, söylendi. Hatalarıyla, günahlarıyla; hizmetleriyle, emekleriyle Hakkın divanına gitti. Şu saatten sonra onu karalamak Sn. Metin Gürdere’nin de dediği gibi kimseyi yüceltmeyecektir.

Bize düşen “Allah Rahmetiyle Muamele Etsin” demektir.

 

                                                                                      MAHMUT HASGÜL