BİR ŞEHRİN RUHUNU ANLAMAK

Zamanın ve mekânın köşe taşlarını yüzlerce yıldır; semanın altında cennetten bağların, bahçelerin ve bostanların arasına gönül imbiklerinden damla damla ilahi nurlar akıtarak kurulmuş bir şehrin; dününü, bugünü ve yarını anlamak, hiç de kolay olmasa gerek.

            Bu kadim şehri, içinde yaşarken anlamak; mahallerinin, caddelerinin, sokaklarının, panjurlu evlerinin, billur gibi akan çeşmelerinin farkında olmak elbette gören gözler için çok kolaydır. Fakat çeşmelerinin başında koca bir savaşın destanını “Hey Onbeşli” diye ağıt yakarak; yüreğinde damla damla taşıyan gül yüzlü öksüzlerin ve yetim kızların; acıdan, ıstıraptan ve hasretten sıtma nöbetine yakalanmış bedenlerini ayakta tutabilmelerini anlamak kim bilir ne zordur? Bu güzeller güzeli kendi geçmişlerinin farkında kızlarının, boynu bükük gezdiği bir şehri, bütün derinliği ile lif lif anlamanın ve tanımanın hazzını zaman sarkacından ruha inen manevi demlerde aramak, kim bilir ne güzeldir, ne güzeldir?

Binlerce yıllık tarihinin hemen her döneminde kendini yenilemiş, insan ve insanlığa bağrını açmış bir şehrin, zaman zaman Saman yolunu kıskandıracak kadar yollara inciler dizerek padişah hanımlarına “has” olacak nadide bir şehir olması, elbette bir şehrin güzelliğine güzellik katar.  Böylesine nadide bir güzelliğe meftun olup da, Şarktan kalkıp şehri kendine yâr etmeye gelen;  fakat yalçın kalesinin ve ona ezelden âşık yiğit leventlerinin savunmasıyla şehri alamayınca;  “Bana yar olmazsan, kimseye de yar olma” anlayışıyla, şehri cehenneme çeviren Uzun Hasan gibi, Timur gibi divanelerin gadrine uğraması da boşuna değildir. Bu gadir ile yakıp yıkılan bir şehrin çektiği acıları çekebilecek bir haletiruhiyede olmayı, kolay mı sanıyorsunuz?

Kimi zaman ılgıt ılgıt esen rüzgârın önünde tiril tiril titreyen bir yazma olmak; kimi zaman Sulusokak’tan bin yıldır billur gibi akan Aksu’yun bir damlası olmak; mutafçının yanında kirkit, bakırcının elinde sevgiliye sunulacak olan bir terpoşlunun ham bakırı olmanın çilesini, hangi şehir Tokat kadar yaşanmıştır ve bundan sonra da yaşayacaktır? O kızıl bakıra gönül eliyle her kekicin inip kalkmasında; sevgilisine ne zaman kavuşacağını bilmeyen aşığın mı, yoksa maşukun mu sancısıyla; ah ü figan ederek kemale ermesinin hazzını kim, hangi şehirde, bu şehir kadar zarif, bu şehir kadar naif yaşayabilir?

Biliyorum zaman acımasız, zaman sonsuz, zaman susuz. Zaman, bu kadim şehrin geçmişine, geleceğine ve hâlihazırına meftun...  Zaman, bu şehrin üzerini öylesine ince bir tülle örtmüş ki, görünmez bir dünyaya alıp götürdüğü gemiler dolusu insanların hiç birinden ne ses var, seda var… Hepsi, ya şeyhi Şirvani’ye uzanmış yatıyor, ya Erenler Ufkunda bir güneş gibi batıyor...  Bir şehre bu kadar sevdalanmanın sebebi, herhalde sevgilinin büyüklüğü ile eş değer değil midir? Ki bu güzeller güzeli şehrin bedestenlerinde; bin bir renkte, bin bir çeşitte üretilen ipek kumaşlarıyla; endamına, nezahet kattığın gönül dünyanın sultanlarıyla; Sulusokak’ın bir başından öbür başına varıncaya kadar; Danişmentlere, İlhanlılara, Ertana Beyliliğine; Selçuklulardan Osmanlı’ya varıncaya kadar bütün tarihi birlikte kucaklayabilirsin. Bu sevgili ile benzersiz bir şehirde, ebediyen yaşayabilecek bir şehrin ufkuna ermek ve o sonsuzluk ufkunda; Erenlerin altın tahtına, bedelini ödemek şartıyla kurulabilirsin. Çünkü böylesine uhrevi bir tahta kurulmak; ışığa kendini feda eden pervanelere benzemek değil midir? Sevgili, sevilecek kadar güzel olduktan sonra can feda, canlar seza… 

Bu şehir için kimi yerde İshak-ı Zencâni, kimi yerde Behzat-ı Veli, kimi yerde Acepsır’dan bir parça; İstanbul Zeyrek yokuşunda Mehmed Emin Tokadî, Bolu’da Hayrettin Tokadî; Çukur Medrese Âlimlerinden Hafız Mehmet Efendi olabilmek ne zordur? Zor olduğu kadar da hoştur. Bazen bu şehir için; Ali Paşa’dan Takyecilere uzanan yolda bir toz zerresi; Alaca Mescide bin yıllık bir gölge; Meydanda Gülbahar Hatun, Gariplerde Garip olmak ne kadar zorsa;    Ahi Paşa Camiinden kimi zaman Saba Makamı, kimi zaman Rast; kimi zaman Hicaz, kimi zaman Segâh makamıyla yalnız yaşayan ölüleri değil; öteler ötesi dünyanın varlıklarını bile secdeyi âlâda diriltebilecek sedayla gök kubbeyi doldurmak da, o kadar zordur. Fakat bu şehri şehinşahta bütün zorluklar kolaydır, bütün olmazlar olacak kadar saf ve berraktır. Böyle bir şehir, elbette bir şehri âlâdır. Bu şehir de olsa olsa; bir zamanlar adı Darü’n-nasr olan Akzambaklar Şehri Tokat’tır.

            Bu şehrin hangi zamanına, hangi mekâna gitseniz; sokaklarında kubbeleri, minareleri, duvarları, kapıları, kurnaları, şadırvanları; serazat nağmelerle ilmek ilmek ya Selçuklu dokunmuştur, ya Danişmentli dokunmuştur, ya da Osmanlı dokunmuştur. Bu dokunmuşluğun bezediği; hanlar, hamamlar, medreseler, mescitler, türbeler, camiler ve bedestenler ölümsüz şehrin ulu mabetleri gibi bağrınızı dağlamadan geçmez.

Kaç asır geçmiş bu dilsiz mekânlardan? Kaç nesil kaybolmuş bu tonozlu kubbelerin altında? Ne giden belli, ne gidenin geri döneceği belli… Belli ki giden mutlu… Bir daha gelmez geri…

Ah bu medreseler, türbeler, camiler...

Hanginiz, al yazmalı, kınalı gelinlerin gözyaşını dindirdiniz?

Hanginiz, on beşlileri ağıtlarlara cepheye gönderdiniz?

Bak siz hâlâ yenilenen yüzünüzle, içinde taşıdığınız yüzlerce yıllık ruhunuzla, dimdik ayakta, semayı selamlıyorsunuz… Bahtınız öylesine güzel ki bir yanda Gıjgıj dağında, bir yanda kalede nazlı nazlı dalgalanıyor albayrak...

Ya on beşliler? Hâlâ kayıplar. Hâlâ cepheden geri dönmediler. Hâlâ eli kınalı gelinler, gözü yaşı nineler; beli bükülmüş dedeler ağıt yakıyor, kuytu köşelerde...       

           Bu şehri anlamak, bu şehri yaşamaktan geçer. Bu şehir öylesine uhrevi bir dokuyla doludur ki; hangisine el açsanız, hangisine gönül bağlasanız dileğiniz er geç yerine gelir. Yedi Kardeşlerden, Alp Gazi’ye; Horasan Eri Şeyhi Şirvani’den,  başı göğe değen Gıjgıj Baba’ya; Erenler Türbesine varıncaya kadar yerin altı ve üstü hep dervişlerle, ermişlerle ve erenlerle çepeçevre kuşatılmıştır.

            Biz değil, bir dil sürçmesiyle seyyah olup şu âlemi diyar diyar gezen Erenler Ereni Evliya Çelebi’nin gönül gözüyle analım, anlatalım bu şehri:

“Bu havası hoş şehrin dört tarafından bahçe ve bostanlar içinde sular akar, bahçelerde bülbüllerin sesi insan ruhuna rahatlık veriri. Meyveleri lezzetli ve latif olup, her tafra hediye olarak gönderilir. Her bağında birer köşk, havuz, fıskiyeler ve çeşitli meyveler bulunur. Halkı zevk ehlidir. Gariplere dostturlar, kin tutmaz, hile bilmez, deryadil, haluk, selim ve halim insanlardır. Herkese iyi zanda bulunurlar, iyi geçinirler. Hayırlı yapılar yapmaya hevesleri çoktur. Camii, saray, köşk ve imaretleri o kadar metin ve güzel olur ki, bunlara giren hayrandır. Şehir genişlik ve ucuzluk bir yer olup dünya yüzünde eşi yok gibidir. Yılın her zamanında halkın nimetleri boldur. Hacı Bektaşi Veli’nin hayırlı ve bereketli dualarıyla bu eski şehir, âlimler konağı, fazıllar yurdu ve şairler yatağıdır.”

           Böylesine eşsiz sözün üstüne ne kelam edilir bilmem. Bildiğim bir şey varsa; Tokat gibi sanat ve zanaatkârların, bütün zamanı ve mekânı doldurduğu bir şehirde; sadece Sulusokak'ta bir zamanlar yazmacıdan, bakırcıya, kalaycıdan, demirciye, semerciden, bezzazcıya, çarıkçıya, kunduracıya, urgancıya, eskiciye, oymacıya, kebapçıya, terziye ve mutafa varıncaya kadar hemen her alanda onlarca insanın el ele, kol kola gönül gönüle nasıl çalıştıklarını; sokağın bir başından öbür başına ustaların birbiriyle nasıl yarıştıklarını; bir zamanlar Orta Asya içlerinden Balkanlara kadar şöhreti olan bakır kapların ve tepsilerin, sadrazamların, sultanların ve padişahların mutfaklarını süslediğini çok iyi bilmek icap eder.

Bir şehre sevdalanmak, yalnız geleceğini düşünmekle değil; o şehrin hem geçmiş zamanını yaşamak ve yaşatmak, hem de geçmiş zamanını geleceğe taşıyabilecek bir ruha sahip olmaktan geçer. Şehir bu  olguya hazırdır da, eğer şehirde yaşayanlar ve şehri yönetenler  bu olgunun farkında değillerse; asıl çatışma, asıl sıkıntı  o zaman başlar. Yenileşme ve değişim adına pek çok güzellik kaybolur gider. Biz şehrin ruhunu her zaman anlamak için didindik durduk. Ya birileri…

Ya şovmenlik peşin de… Ya da ceplerini doldurmanın peşinde… 

Bilmem bilir, bilmeyene ne denir?

 

                                                                                        

MEHMET EMİN ULU