BEKLE RAMAZAN

Gidiyor işte. Dilimizde taze hurma tadıyla; sokaklarımıza sinen efil efil gül suyu kokusuyla; sahur mahmurluğuyla; iftar huzuruyla; teravih coşkusuyla, kardeşlik muştusuyla yirmi dokuz günümüze anlam kazandıran, bizi sıradanlıktan ve kirlenmişlikten kurtarıp eşref-i mahluk mertebelerine çeken ramazan gidiyor.

                Nasıl geçecek koca bir ay diye belki endişelenirken, ne çabuk bitiverdi diyerek hüzn-ü maneviye ile uğurluyoruz işte. Ne çabuk geçiverdi. Geçmişi özleyerek değil, geleceğe özlenecek ve asla unutulmayacak zaman kırıntıları bırakarak gidiyor işte.

                İbadetlerle, sohbetlerle, iyi niyetler, güzel faaliyetlerle, yardımlarla dolu bir ay geride kalıyor.

                Bekle ramazan!

                Bir şeyler daha eksik hayatımızda.

                Tamamlayalım da öyle git.

                …

                Sünnet-i gayrı müekkede olan namazlar vardır (ikindi ve yatsı namazlarının dört rekatlık sünnetleri). Peygamberimiz ara sıra kılmıştır bu namazları. Bizler tedbir olarak hiç terk etmemeye başladık. Namazı “tedbiren” arttırdık anlayacağınız.

                Peygamberimiz döneminde Cuma namazı dört rekât sünnet, iki farz, dört rekât son sünnet olmak üzere toplam on rekâttı. Emeviler döneminde Cuma namazlarını sarhoş Yezid kıldırınca, namaz sonrası cemaat “namaz olmadı” diye “tedbiren” vaktin öğlen namazını da kılmaya başladılar. Bu uygulama kalıcı oldu. On rekâtlık Cuma namazı “tedbiren” 16 rekâta çıktı.

                Sahurdan sonra orucun başlama süresi ve iftardan önce orucun bitiş süreleri “tedbiren” eklemelerle 70 dakika arttı. Yani “tedbiren” oruca toplam 70 dakika ilave ettik.

                Yani her şeye bir ekleme yapma, “tedbiren” her şeyi zorlaştırma eğilimimiz var.

                Zekât, fitre, infak hariç!

                İş paraya gelince “tedbiren” adım adım azaltma çabası içine giriyoruz. Zekât vermemek için ya da az vermek için kılı kırk yarıyoruz. Fitreyi en alt sınırdan hesaplıyoruz daima.

                Hâlbuki şu mübarek günde insanlara daha fazla faydası dokunan, kalplere nüfuz eden, sosyal dengeleri sağlayan fitre ve zekât konusunda teşvik edici, “tedbiren” geliştirici adımlar atmamız gerekmez miydi? Neden iş paraya gelince bir anda en kaçamak noktalara sığınıyoruz?

                İnfak neden ihmal ediliyor?

                Ebu Zer kıssaları neden anlatılmaz oldu?

                Neden herkes “Zengin Müslüman” olma derdinde?

                Para, inancımıza ne kadar etki ediyor?

               …
Bekle mübarek ay!

Zekâtı, fitreyi, infakı arttıralım öyle git. Daha fazla fakir doyuralım. Daha çok yetimin yarasına merhem olalım.

Bilal-i Habeşi’nin memleketi olan Habeşistan (Etiyopya) açlıktan ölürken, Somali’de Müslümanlar çaresizlikten kırım kırım kırılırken, Suriye’de açlık, sefalet, salgın hastalıklar, cehalet körpe yavruları ölüme götürürken; Doğu Türkistan ağlarken; Myanmar can çekişirken 70 dakika daha fazla aç kalmamızdan daha önemlidir 70 fakiri daha doyurmamız. 11.50 lira değil 115. Lira olmalıdır fitremiz. Zekâtımız “kârdan” değil “maldan” olmalıdır.

Dört rekât daha fazla kılınca maddi vicdansızlıklarımızı örtbas edeceğimizi mi sanıyoruz!

Vicdanı olmayanın imanı olur mu?

Hayır!

Bekle ramazan, doyurmamız gerek çok fakir var! Yoksa bütün bu muhteşem manevi hava eksik kalacak. Eksik kalacak Müslümanlığımız, insanlığımız eksik kalacak!