“DİL” vardır baş yitirir…

“DİL”  vardır baş yitirir… “DİL” vardır aş getirir!

Konuşurken dilimize neden sahip çıkamıyoruz ki..!

 

“Dil” kelime anlamı olarak oldukça zengin mecazi ifadelerle de süslenmiş çok anlamlı sözcüklerimizdendir. Bu sözcükler zengin Türkçemizin tüm güzelliklerinden kaynaklanan özellikleriyle konuşma ve yazma kültürümüzün çeşnileri olarak konuşma dilimizi oluşturur.

            Genel anlamıyla Dil... Doğada insanların ve hayvanların vücut sistemlerinde yer alan, tat alabilme özelliğine sahip, besinleri yoğurma ve yutma görevini üstlenmiş duyu organlarından bir tanesidir.

            İnsanlarda konuşmayı şekillendiren, seslendiren ve bunu yaparken de ağızdan çıkan her sözün yükünü çeken dil, anatomik yapı olarak da kendi kendini kısa sürede yenileyen bir özelliğe sahiptir.

            Acısıyla, tatlısıyla, ekşisi ve tuzlusuyla yüce yaradanın verdiği görevi en güzel şekliyle yerine getirmektedir. Bazen çok canı yansa da, bazen burulsa da, bazen de dişlerin arasına takılıp kan revan içinde kalsa da görevine devam eder. Ona her olumsuzluk sahibinden gelir.

            Çoğu kez hak etmediği ağır suçlama ve yakıştırmalarla yaftalanırken, arada bir de güzellikleriyle, tatlılıklarla anılır. Örneğin:

            “Dil yarası, dili kısa, dili uzun, dili dikenli, dilbaz, dilini tut, dili kürek gibi, diline pireler konmuyor, tatlı dilli, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır…” vb. Bunların her biri yaşanılarak test edilmiş, konuşma kültürümüze de yerleşmiş değerler zincirinin halkalarıdır.

            Diğer bir anlamıyla DİL, insanların duygu ve düşüncelerini çevre ile paylaşırken kullandığı doğal iletişim aracıdır. İnsanların hayatını yönlendiren olgudur. Yöresel özellikleriyle de milletler için bir çeşnidir dil. Bir başka özelliği de ülkeler arası kültür taşıyıcısı olmasıdır.

            Kısaca diyebiliriz ki; konuştuğumuz dil, insanın yaşam felsefesini derinden etkileyen en önemli unsurlardandır. Bu yüzdendir ki, konuşma dilimiz edep içinde, ahlaki kurallara uygun, sorumluluk ve sevgi yüklü, yapıcı ve onarıcı sözcüklerle ve ahenklerle dolu dolu olmalıdır.

            Ekonomik ve sosyal yaşamın zorluklarının insanları bunalttığı günümüzde konuşma dilimiz de kontrolden çıkarak ortalığa düşerken, deli mayın gibi savrulduğunu görmek, sıkıntılı yarınlara davetiye çıkaracakmış gibi görünüyor diye düşünüyorum.

            Amirler memurlarıyla, memurlar amirleriyle, gençler birbirleriyle, satıcılar müşterilerle, çocuklar birbirleriyle, en düşündüren ise devletin en üst kademesindeki seçilmişler ve atanmışlar birbirlerine ağır suçlamalarla saldırırken ağızlardan çıkanları kulakları asla duymuyor. Böyle olunca da öfke patlamasıyla beslenen kontrolsüz bir güç oluşuyor ki istenmeyen sonuçları beraberinde getiriyor.

Böyle görünümler ister istemez mutsuz ve umutsuz bir toplum olma yoluna girildiğinde resmi olabilir mi diye düşündürüyor beni.

            İnsanlar nerede olurlarsa, hangi konumlarda bulunurlarsa bulunsunlar iletişim aracı olan dillerine sahip çıkıp, saygı duymayı öğrenmeli, konuşacağı yeri ve zamanı iyi seçerken de haddini bilmelidirler. Aksi durumlarda olaylar bedeli çok ağır olan sonuçlara taşınırken son pişmanlığın fayda etmeyeceğini de bilmek durumundadırlar.

            “Dil vardır baş yitirir… Dil vardır aş getirir” söz dizisi rahmetli ninemin hep söylediği özlü sözlerdendi. Çocuk aklımızın algılamakta zorlandığı bu sözlere eğlence olarak bakar gülerdik. Ne vakit ki büyüdük yaşamın sığınağının ana temasının bu dizelerde saklı olduğunu gördük. Tabiî ki konuşmak insanoğlunun doğal hakkıdır. Zaten insanları hayvanlardan ayıran en büyük özellik düşünerek konuşması değil midir?

            Lakin konuşurken ölçüsüzlüğün saldırganlığı tetiklediği, etik kuralları darma duman ettiği günümüzde ağzımızdan çıkan sözlerle, aklımız ve yüreğimiz barışık olmalıdır. O sözler ki ağzımızdan çıkıncaya kadar bizim esirimizdir. Çıktıktan sonra o sözlerin esiri biz oluruz ki, geriye dönülemeyen, keşkelerin gölgesine sığınarak geçer bir ömür..

            Oysa güzellikle barışık bir konuşma dili, günlük hayatımızı olumlu yönde etkilerken her iki taraf için de yaşama sevinci ile beslenen bir seyir takip eder. Bu da insanların dışa yansıyan en belirgin özelliği olarak tanınmasını sağlar.

            Bizim insanımız dostluğu, arkadaşlığı, sevene, sevgiliye övgü ile dolu, bazen de sitemkar tavırlarını “dil” unsurunu kullanarak göndermelerde bulunurlar. Halkımızın kültür dağarcığının bu alandaki zenginliğini ve doğallığını günlük hayattaki manilerde, deyim ve atasözlerinde verilen mesajlarda görmek mümkündür. İşte bir tanesi...

                                   Şu geminin dümeni

                                   Ne hale koydun beni

                                   Ağız tüfek, dil kurşun

                                   Ciğerden vurdun beni…

Buyurun bakalım. Bu dörtlükteki “dil yarası”na sitem, ancak bu kadar güzel ifade edilebilir.

            Bu sunumlar, yakıştırmalar, övgüler bazen de sevda olur dil ile sevgiliye seslenirken “Tatlı dillim, güler yüzlüm..” sözleriyle büyük usta Neşet Ertaş’ın sazına takılır. Bazen de o dil bülbülle yarışır, bazen de acılarla örseler yürekleri.

            “Dili her tarafa dönüyor” yaftasıyla anılan, insanlığı yok etme pahasına yıpratan, paylaşımcılığı çıkarları adına zaafa uğratan insanlar işte dillerini tutmayı bilemeyenlerdir.

            Bunun içindir ki; sonunda pişmanlık duyup “Ah dilim seni dilim dilim dileyim” diyenlerden olmayalım. Bunun için de aklımız da yüreğimiz de uyum içinde olmalıdır. Zira dil güzelliği ile ahlak güzelliği ikiz kardeştirler. Güzel ahlakın esası da özü sözü bir olmak değil midir?

            Maalesef söylemleri ve eylemleri bir olmayan toplumlarda temel bozukluklar, insani ilişkileri de etkileyerek etik değerleri alt üst etmek için hızla yaygınlaşıyor.

            Dediğim odur ki; artık uzayan dillerin susması, dikenli dillerin yumuşaması dil yarelerinin şifa bularak tatlı dillerin çoğalmasıdır.

            Ülke olarak ve millet olarak, ana baba ve gençler olarak en önemlisi de atanmışlar ve seçilmişler olarak buna çok ihtiyacımız var..!

 

 

                                                                                                          Esen Kalın