AYRINTILAR… (2)

Sayılı günlerde olsa, insanın doğduğu, arkadaşları, dostları ve akrabalarının bulunduğu mekânları ziyaret etmesinin artıları çok fazladır.

            Olumsuz ve istenmeyenlerin görülmemesi, tatlı bir tebessümü sağlayan mutlu anılarla gerçekleştirilen ve yaşanılanların geriye bıraktığı günlere merhaba demek güzeldir.

            Aksi halde ziyaret halk diliyle zehir zıkkım olur, anamızdan emdiğimiz burnumuzdan gelir, kan kusar, gözyaşı dökersiniz.

            Bayram sonu birkaç gün dinlenmenin iyi olacağı düşüncesindeyim.

            Köyümüzün doğu sınırları ile komşu olan Tepekışla Barajı’na su toplama safhasına başlamışlar.

            Kelkit alabildiğine dizginlenmiş, çok az su bırakılmış. Yatağında oluşan irili ufaklı göletlerde çocuklar suya giriyor. Ancak, köylüyü rahatsız eden önemli ayrıntılar var. Aniden çoğalabileceği düşünülen sudan korkuyorlar. Korkulanlar yaşanılmaz inşallah.

            Bir ara barajı görmek için birkaç arkadaş “haydi” denmesine rağmen hareket edilmiyor. Barajı görmek bir sonraki sefere kalıyor.

            Bir ara Kelkit kenarına iniyor, ayaklarımın alışkın olduğu noktaya doğru yürüyor, susuz ama ıslak mekânda çamurla konuşuyorum. Hâlbuki halen mahzun duran taşın üzerine oturur, ayaklarımı sulara özgürce bırakır saatlerce sohbet ederdik.

            “ Beni bir sen anlıyorsun, bir de Kelkit” diyen yüreğin içeriye aktığını hissediyorum. Gözlerimin kuruduğunu, ellerimin ve kalbimin titrediğini, ayaklarımın cansız halini yaşıyorum.

            Zamanın nasıl geçtiğini, ne kadar kıyısında oturduğumu bilmediğin anıların buruk kalıntılarıyla ayrılıyorum. Koşarcasına uzaklaşıyorum.

            İlçeye gitmeliyim. Şehrin sokaklarında beni rahatlatacak, nefeslerimi kontrol altında tutacak ses verecek ne varsa ulaşmalıyım.

            Yalnızım. Koşar adımlarla arabaya ulaşıyor, hemen hareket ediyorum. Bahçelievler mahallesinden geçerken yolun sağ tarafında Safer halamın oturduğunu görüyor ve ellerini öpüyorum.

            Annem öldüğünde beni sekizinci çocuğu olarak büyüten Hacer Annemin (babaannem) küçük kardeşi. Aile büyüğümüz.

            Hayır, duasını almak, o gün beni etkisi altında bulunduran bütün stresi alıyor.

            Halam, Hacer anneme çok benziyor ve ziyaret beni mutlu ediyor.

            Resimler alıyorum. Halamla ilgili resimleri ilerleyen günlerde internette dostlar için paylaşabilirim diye düşünüyorum.

            İlçe güzergâhında yeni Mahalle (Bölecek Köyü) var. Yolun sağında kardeş aileye uğramak inşallah doğru olur. Ani bir kararla kendimi bahçede buluyorum. Ablamın ellerinden öpüyor, gençlere gülümsüyor, çocukları öpüyorum. Yeğenin en küçük kızı koşarak yanıma geliyor. Doğumundan kısa süre önce rahmetli olan aile büyüklerinden birinin adını taşıyor. Erkek olsaydı dedesinin adı olacaktı.

            Minik kızla ile birkaç dakika sohbet ediyorum. Bahçede herkes hareket halinde ocakta ve mangalda ateşler yanıyor. Belli ki akşam yemek hazırlığı var.

            Kimseyi işinden etmemek gerek, fazla kalmak zul olur, kalabilirim teklifine rağmen kısa süren ziyaretten sonra ayrılıyorum.

            Aile, eşim ve ağabeyin ölümünü yaşamadan önce o bahçede nice hikâyelere konu olabilecek anılar yaşadım. Çok rahat ediyor, gecenin öteki yarılarına kadar balkonda oturuyor, kendi evimde gibi mutlu oluyor ve dinleniyordum.

            Gidenler… Sadece gidiyor. Gitmeden öncekileri de beraberinde götürüyor.

            Biliyorum ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, eskiye dönüşmeyecek ve ben bir daha kuş sesleriyle sabaha ulaşamayacağım.

 

            “Gecenin öteki yarısı ve ben

            Ay ışığım, gül yüzüm, gönül bahçem

            Sabah güneşiyle, taze gün ve sen

            Seher düşüm, gönül gözüm can bahçem.”

 

            Can üstüne söylenmiş anılarsın

            Yusuf değil Züleyha’ya sevdasın

            Ne etsem, ne yapsam da uzaktasın

            Derviş gönlüm, sevda özüm, can bahçem.”        

            Osman BAŞ                            

 

          20.07.2015 /Erbaa