10 Yumurtaya Öğretmen Olmak

Bir ülke kurulurken, Cumhuriyetin temelleri üzerinde yükselirken; Türk ulusu, emek, mücadele, bilim, yurt ve yurt insanı sevgisi vardı. İnsanları çeşitli savaşlarda kaybetmiş, az, yorgun, bitkin insanlar. Ama yılgın değil, çaresiz, umutsuz değil. İşte o günlerde yoksulluk insan yoksulluğu. Asıl insanın çokluğu azlığı fark etmez. İnsanın eğitilmiş, bilgili, soran, sorgulayan insanların olması gerekmektedir. Bilime inanmış, çağdaş dünyada yerini alabilen, yurdunu, milletini düşünen, bir birine inanan, güvenen insanların yokluğu asıl zor olan. Aksi taktirde nüfus çoğalmış, tüketici bir toplum, asalak, bencil, neye inandığını bilmeyen, demokrasiye inanmayan, insan hak ve hukukunu tanımayan, kendi kabile ve toplumundan başka düşünmeyen bir insan topluluğuyla ileri gidilmez. Bu topluluklar ancak başka milletlerin ve topluluğun egemenliği altında yaşamaya çalışırlar. Bu topluluklar kabile, ırk, din savaşlarından başka düşünmezler. Yeniliğe ve tüm teknik bilgilere alıcıları kapalıdır.

            Ulu önderimiz bakınız ne diyor. '"Uygar dünyada yerimizi korumayı, sağlamlaştırmayı istiyorsak, yeteneğin her zerresine, zekanın her kıvılcımına ve maharetin en küçük ışığına bile ihtiyacımız var.'' Kemal Atatürk. Bu doğrultudaki insanlara ihtiyacımız var. Bunun için diyorum ki  yoksulluk insan yoksulluğudur.

            Savaştan çıkmış bir ülkenin insanları çaresiz, yoksul, kimsesiz. Tek umudu "kimsesizlerin kimsesi Cumhuriyettir." O yıllarda aydınlanma meş'alesi köy enstitüleri. Tren geçen her bölgeye bu okuldan açılmıştır. Okula ilk önceleri sınavsız köy çocuklarını, zeki, yetenekli, akıllı olanlarını alıyorlarmış. Sonraları imtihanla öğrenci alır olmuşlar. Kısa zamanda Türk insanının neleri yapacağını, nasıl yetenekli, akıllı olduğunu her yerde olduğu gibi köy enstitülerinde de göstermişler. Bunu gören halk memnun, insanlar nitelikli, bilgili, üreten oldukça yoksulluk varlığa dönüşüyordu. Var el titremez, gözü gönlü bol olur. Ancak yok el titrer. Anadolu yoksul, çaresiz.

            Cumhuriyetin muhteşem ışıkları her tarafı aydınlatırken, insanlar da bildikleri kadarıyla arı, karınca misali çalışıyorlardı. O yıllara ait, okuduğum bir kısa hikayeyi sizlerle paylaşmak isterim. Bu hikayeden binlercesinden sadece bir tanedir.

            Daha ilk okuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmeni işte... İki söz arasında hemen bir kaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor. Telefonda hemen sınav başladı.

            Zafer: İstiklal marşımızı kim besteledi ?

            Zafer: Konya'nın plakası kaçtır? Hepsini yanıtlıyorum. Ardından o zaman bana garip gelen bir soru geliyor.

            Zafer; On yumurta kaç öğretmen eder? Şaşırıyorum.

            -O nasıl soru Kerim amca? Kerim amca uzun uzun güldü. "Bak" dedi. "Okulun akıllısı Zafer yanıtını bilemediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver, sonra da babana sor, o sana yanıtını verir.''

            Kerim amcanın telefon görüşmesi bitince, babama sordum.

            --Baba, Kerim amca  sordu, on yumurta kaç öğretmen eder? Babam da gülmeye başladı. Ardından gülerek başlayan ama bittiğinde ikimizin de göz yaşlarıyla yüzümüzün yıkandığı aşağıda ki hikayeyi anlattı...

            Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinin, yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır. Boşnak köyü ve Armutlu. Her iki köyün de yaşam koşulları zor. 1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim öğretmen okullarını düşünerek köy enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine gitmeye yola koyulurlar. İki küçük çocuk bu yolu yaya yanız yürüyecekler. Ali'nin elinde küçük bir sepet. Sepetin içinde on yumurta. Evde para olmadığından annesi ilçede satıp sınav için lazım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali'ye vermiş. Kerim'in ailesi fakir olduğu için o da yok. Bakkalda yumurtayı satıp, kalem ve silgi alırlar. Bu aldıklarını da ortadan ikiye böler kardeş payı yaparlar. Sınava girerler, ikisi de kazanır. Bilmedikleri bir şey vardır sınav iki gündür. Akşam köye dönmeyi düşünürken, şimdi nerede kalacağız diye düşünür, dururlar. Hükümet konağının önünde durmadan gezinirken karşı evden bir kadın fark eder. Bunları çağırır karınlarını doyurur ve o akşam da evinde misafir eder. İkinci gün de imtihana girer ve ikisi de kazanırlar. Bir kaç ay sonra Kastamonu Gölköy köy enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı.

            Babam öykünün sonunu şöyle bağlar...

            "BAK OĞLUM KÖYDEN ON YUMURTAYLA ÇIKAN İKİ ÇOCUĞUN ÖĞRETMEN, SUBAY, MÜHENDİS, MİLLETVEKİLİ HATTA CUMHURBAŞKANI OLABİLDİĞİ YÖNETİME CUMHURİYET DENİR."

            Evet her mücadelenin sonunda bir kazanç vardır. Yanan Cumhuriyetin ışığında birlikte kol kola, can cana, ayrışmadan, bilim, ilim yolunda sevgiyle yürüyelim.

 

 

            Süleyman Erkan   26-08-2015  Şişli -İstanbul