YAZ TATİLİ

Bir yandan terör ve bunun sonucu al bayrağa sarılı şehit haberleri, öte yandan yeniden seçim ortamına girilmesi nedeniyle yedi hazirandan bu yana karanlık bir Türkiye. Hele hem askerlerimizin hem polislerimizin şehit edildikleri gün ağzımızı bıçak açmıyordu.

            Önce yükseklerde, çok yükseklerde bir balonla beraber dalgalanan şanlı bayrağımız, sonra yine bayraklarla süslenmiş bir gurup teknenin geçişi. Doğrusu onları izlerken burnumun direği sızladı.   Gencecik, fidan gibi şehitlerimiz geldi gözümün önüne, teröre ve bu terörden yararlanmayı umanlara lanetler okudum.

            Paylaştıkça acılar azalır, sevinçler çoğalırmış. Ah ablacığım diyorum, nerden yakalandın o menfur, unutkanlık hastalığına. Şu anda sağlıklı halinle sana ne çok ihtiyacım var, bir bilsen... Beni en çok sen anlar, önceki acılarımda olduğu gibi yine sen teselli ederdin. Ben de tuttum, Bitlis’teki arkadaşım, dostum Mehmet Tapar’ı aradım, dertleşmek için. Zira yetmiş küsur odalı otelimiz, insanlarla dolu ama bunların yüzde doksanı yabancı turist. Geri kalanları Türk olmasına rağmen henüz kimseyle tanışamadığımız için onlarla da yabancı gibiyiz.

            Bu arada yabancılarla dillerini anlamadığımız halde daha rahat selamlaşıyoruz. Sabah onlar kadın erkek, genç yaşlı, gözlerinin içi gülerek kendi dillerinde bir kelimeyle iyi günler diliyorlar. Ben de bu dileği günaydın sözcüğüyle karşılıyorum. Oysaki kentimizde bile tanımadığım Türklere hangi kelimeyle selam versem, ya selamım dostça alınıyor ya da ters bir bakışla karşılaşıyorum. Onun için sevgili Turan Özyurt, “Bu durumlarda elimi kaldırarak sözsüz selamlaşıyorum.” Diyor.

            Bu vesileyle kaldığımız oteli biraz tanıtmak isterim.

            Otelde ne merdiven ne asansör var. Otel, dikey değil yatay dizayn edilmiş. Yetmiş küsur oda, iki yüz elli metre uzunluğunda, asfalt yolun iki kenarına sıralanmışlar. O asfaltın genişliği bir otomobilin yol alacağı kadar. odaların en başında resepsiyon,(Kabul yeri) en sonda mutfak yer alıyor. Mutfağa malzeme getiren otomobil ya da kamyonetler, geri vitesle geliyor, ileri vitesle gidiyorlar. Yol ile odaların arası bodur, narenciye ağaçlarıyla süslü. Dallardaki meyveler, haziran ayında erik kadarken eylül ayında normal boya ulaşıyorlar. Ağaçların altı çeşitli çiçek, domates, patlıcan ve biber gibi sebzelerle yem yeşildir.

            Otele sıfır denize gelince buraya deniz desen deniz değil, ne dev dalgalar oluşuyor, ne çevresinde yalçın kayalar ne de korkunç uçurumlar var. Göl desen göl değil. Göl olması için her yanının kara ile çevrilmesi gerekir. Sahil ya da suyun içi, elenmiş gibi incecik kum. Tahminen elli ya da yüz metre gidiyorsunuz su, halen göbeğinizde. Hele eylül ayında Akdeniz’in suyu sıcaklık yönünden bildiğin şerbet kıvamında.

            Bir çiftle tanıştık. Erkek Türk, hanım almanmış. Gelin, Her şeyi kabul ettim diyor. Abdest almayı namaz kılmayı öğrendim. Bir halay çekti ki hepimiz Türk kızı sandık. Sular seller gibi Türkçe konuşuyor. Yirmi iki yaşında oğulları varmış. Onun aktardığına göre turistler Türk TV haberlerini izliyor, sözleri anlamıyorlar ama resimleri görünce korkuyorlarmış. Sokak emin mi, çıkabilir miyiz diye bana soruyorlar dedi.

            Yerimizden yurdumuzdan, hizmetlerden çok memnunduk ama biz üzüntüden, turistler de korkudan ağız tadıyla tatil yapamadık vesselam.

 

            Kısa zamanda güzel günlere kavuşmak dileğiyle…