YOL Kİ YOLDAŞ OLSUN YOL GİDENE...

Günlük hayatımızın her yanında, önünde arkasında her hangi bir şekilde beraber yaşamak zorunda kaldığımız kim varsa her gün çok önemli değerlerin yara alarak yoluna devam ettiğini beraber görüyor, soluyor, hissediyor çoğu kez sindiriyor, günübirlik hayatın içinde yolumuza devam ediyoruz.

Kültür adına ne varsa, kültürümüzü besleyen ana damarlarımızda ne varsa kan kaybediyor. Hasletlerimiz, sevdalarımız, aşklarımız ve değerleri sürekli değişiyor ve bu değişim de sürekli olumsuz istikamette kendini besleyerek ayakta durmanın akıntısında topluma yön vermeye devam ediyor.

Nasrettin Hoca’nın una ip serme fıkrasından ders alıp güncel değerlerimizle bütünleştirirsek istemediğimiz çok şeyin avuçlarımızın ortasına oturmuş kaşıntı yapıyor görüntüsüne ulaşmamız çok doğal kabul görmesi gerektiği görünüyor.

İnsanın vermeye gönlü yoksa…

Sürekli alıyorsa…

Sürekli topluyorsa…

Sürekli beleş yaşıyorsa…

Sürekli alınteri olmadan kazandığını sanıyorsa…

Sürekli hizmet sömürüsü yapıyor,

Sürekli … sürekli… sürekli…

Bir gün elli yaş sonrasında hastanelerle tanış olduğunuzda, hastane koridorlarında geçen aylar içerisinde insanın nasıl aniden öldüğünü gördüğünüzde… insanın öleceğini bile bile akşam sabah yatağa uzanışın bir adım ötesini bildiği an… hissettiği an… dokunmaya dakikalar kaldığı an… nasıl olduğunu gördüğünüz de yaşanmış ve ne varsa tahlil yaptığınızda neler yaşandığını bu kelimelerin sahibi çok iyi biliyor.

Ölümü görmek.

Yanındaki ve sevdiklerinizle helalleşmek.

“Beni anneannemin yanına gömün “diyebilmek.

“Bu gece büyük annemi gördüm. Bana gülümsüyordu.”

Sonrası ebedi hayata yolculuğa hazırlanış.

Vaktin geldiğini bilmek ve bir ömrün tahlilini yapıp rahatça Mevlaya teslim olmak.

Birkaç saatlik diş ağrısının tahammülsüzlüğünü, birkaç parça böbrek taşının yola çıkıp dışarı çıkma seferinin dayanılmaz ağrı ve sancılarını yaşamak ne ola ki diyecek kadar duygu zirvesine ulaştığınızda .. susuyor… elini tutuyor... göz yaşlarını siliyor… kendi içine kan akıtıyor, yaşanılanların tarifinde zorlanıyorsunuz.

Ölüm ne ki gülüm…

Ölüm bile güzel be gülüm…

Dendiği saatleri kendi sessizliğinizde yaşadığınız vaktin her saniyesinde bir ömrün tahlili ve özellikle kul hakkı.

Mahşer günü kul hakkıyla Peygamberimizin yanında olmamak.

Ve her saniye, her dakika, her saat pişmek…

Hamların başı boş doldurduğu dört bir yanı boşaltmayı kim başarır ben bilemem.

Lakin ham beyinlerden çok zarar gördüğümü söyleyebilirim.

Git git artık ne olur.

Sadece balık yemekle övünmenin, çeneye kadar şişmiş midenin gururunda olmanın ve dahi kaşınmanın benim dünyamda asla yeri olamayacak.

Asla beleş yaşamadım.

Yaşamayacağım.

Balık tutmasını bilmeyenler, öğrenmeyen, öğretilmeyen toplumlar ne zamana kadar balık yiyecekler. Bir gün hazırdaki balıklar mutlaka bitecek ve kış kapıyı çalacaktır.

Suda tutulmayı bekleyen balıkların insan midesine aş olmayı beklemesi, kendi alanında alabildiğine cilve yapması, hazırlık yapması dünya hayatının yaratılış gayesi istikametinde verilen görevlerin yerine getirilmesinin mutluluğa ulaşma hali diye düşünürüm.

Kimse kimsenin hakkına tecavüz etmediği bir toplum…

İşte aradığım  dünya ve yaşamak istediğim toplum bu diyebilerek yaşamaktan zevk almak. Sonra düşünmek.

Tatlı bir huzur  ne güzel değil mi…

Günlük hayatımızın her yanında, önünde arkasında her hangi bir şekilde beraber yaşamak zorunda kaldığımız kim varsa her gün çok önemli değerlerin yara alarak yoluna devam ettiğini beraber görüyor, soluyor, hissediyor çoğu kez sindiriyor, günübirlik hayatın içinde yolumuza devam ediyoruz.

Yol güzel olsun…

Yol ki yoldaş olsun yol gidene.

 

Osman BAŞ

16.08.2010