ÖLÜM VE ÖTESİ

 

“Yaşlılık gençliğin üzerine bindiği zaman muhakkak o zaman toprağa yolculuk yaklaşmıştır.  Ben topraktan yaratıldım amma günahsızdım Şimdi bir sürü günahla toprağa dönüyorum. Sana nasihat olarak gençlerin ölümü yeter. Çünkü ölümün asla gençlere merhameti yoktur. Şunu unutma ki sende bir gün öleceksin ve toprağa düşeceksin. Çünkü ölüm her kapıyı mutlaka çalar.”

Diyarbakırlı Bir Fani...

 H.1115

                Dün sahaflarda eski bir dostumla uzun uzun sohbet ettik. İkimiz de hemen hemen aynı yaştaydık. İkimiz de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirmiştik… Tam kırk yıl önce.  İkimizde geçmişe yolculuk yaptık. Gençlik hatıralarımızı yâd ettik. O günlerde “sağ-sol” kavgasıyla heder edilen insanları, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ve on binlerce gencin hayattan nasıl koparıldığını hatırladık.  Kimi zaman ağladık, kimi zaman güldük. Ne biz, ne de bu millet, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen ibret almamışız.

Mehmet Akif’in “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi” sözünü bir nebze olsun gençlerimize anlatmamışız.  Bu vatanın dört yanında yüz yıl önce omuz omuza dört cephede yedi düvele karşı verilen imanlı mücadeleyi yavrularımızın gönlüne kazıyamamışız. “Hoş kazısak ne olacaktı?” Demeyiniz…

İnanın bir milleti topla tüfekle, tankla yıkmak, yok etmek asla mümkün değildir. Milletler topla tüfekle değil, tarihinden, dilinden, dininden, kültüründen koparılarak yıkılırlar. Bugün bu milletin dirliğine, birliğine göz koyanlara; yavrularımızı gözü kırpmadan öldürenlere, ülkeyi ateş çemberine çevirmek isteyenlere, bayrağımızı yakıp paçavraları sırtlarında taşıyanlara, cenazelerine ay yıldızlı bayrak yerine, paçavraları örtenlere şöyle bir bakın bakalım…  Milli şuur anlayışının hangi kenarından köşesinden tutmuşlar. Çoğununun; dinle, imanla, vatanla, milletle,  hatta ve hatta insanlıkla alakaları bile yok… Bu hainlerin kendilerine faydaları yok ki, bu vatana millete ve insanlığa faydaları olsun. Fakat suç yine bizde… Onlara bu vatanın mukaddesliğini öğretememişiz. Ya da birileri öğretmek istememiş. İçimizde koynumuzda yılanlar beslemişiz.  Bu yılanlara, bağrımızdan kellelerini kopararak layık oldukları cezaya çarptırmak elbette boynumuzun borcudur. Fakat ne olur, evlatlarımıza, yavrularımıza sahip çıkalım. Onlara bir millete ait olmanın, bir dinin mensubu olduğumuzu; varlığımızın, birliğimizin, dirliğimizin ancak ve ancak milli birlik ve beraberlik ruhunda olacağını unutturmayalım.

Ebediyete giden yolda, insanlığın bu milletin her ferdine ihtiyacı oluğunu unutturmayalım. İlahi sırrın şerefeni taşımanın ne kadar mukaddes bir görev olduğunu, bu sırrı bütün dünyaya ulaştırmanın bir insanlın görevi olduğunu hatırlatalım. İnsanlığı bize ihtiyacı olduğunu kafalarına değil kalplerine kazıyalım…

Sözü uzatmak istemiyorum.  Hepimiz, faniyiz. Yukarıda Diyarbakırlı bir dostun yüzlerce yıl önce ifade ettiği gibi; ölüm er geç bizim de kapımızı çalacak. Bir sürü günahla toprağa düşeceğiz.  Hiç olmazsa bu günahlar arasında evlatlarımızı göz göre göre ölüme göndermek olmasın. Vatanı böldürme, milleti ayırma, çoluk çocuğu katlettirme günahı olmasın.

Ey ülkemin güzel insanları!

İstanbullular,  Ankaralılar, Tokatlılar, Karslılar, Ardahanlılar, Mardinliler, Hakkârililer unutmayın ölüm sizin de kapınızı çalacak… Çocuklarınız kurda kuşa yem ettirmeyin!...

 Bu vatan hepimizin... Yerin altı da üstü de hepimizin… Önemli olan yerin üstündeki üç günlük dünyayı geçirmek değil; yerin altındaki sonsuzluk dünyasında huzur ve sükûn içinde yaşamayabilmektir.