DOST ŞAKASI

Bir kalem dostum vardı. Usta mı usta. Ele avuca sığmaz, yazdıklarıyla hemen fark edilirdi. Kıvrak zekâsı ve orijinal buluşlarıyla tanınmıştı. Şiirlerinde daha çok sembol kullanırdı. Deyim ya da atasözlerinin yarısını yazar, kalanını okuyucusunun anlayışına bırakırdı.

            Hangi siteye yazsa kısa zamanda yöneticilerin dikkatini çeker, gelmesi gereken yerlere gelir, site yönetimlerinde bile görevlendirilirdi. Her paylaşımları, rekor düzeyde övgü dolu yorumlar alırdı. Yazı dostu olarak nasıl methedeceğimizi şaşırırdık. Ne var ki biraz dik kafalı, ya da alıngan olmalıydı ki en küçük bir olumsuzlukta emeğine hiç acımadan teper devirirdi. Tası tarağı, neyi varsa torlar toplar, sırra kadem basardı. Şiir, yorum, beğeni nesi varsa hepsini silerdi.

            Şairin, “Bin bir dondan baş gösterdin ya Ali dediği gibi daha çok kendi adıyla yazmasına karşın bazen de yeni bir ad, yeni bir profille yazardı. Yazının ona ait olduğunu yine de anlardık. Çünkü üslubu, buradayım diye bağırırdı. Ayrıca ne kadar edebiyat sitesi varsa hepsinde yeri başköşedeydi. Uzun süre izini kaybettirir, umulmayan bir zamanda aniden şahane bir şiirle bir siteden merhaba derdi dostlarına ve okurlarına.

            Bir gün A. C. isimli bir öğrencimden facebook arkadaşlığı teklifi aldım. Teklifinde kendisini öyle ustalıkla tanıtmış ki teklifi geri çevirmemin mümkünatı yok. Profiline Atatürk''ün en güzel resmini koyması, bana hocam yerine öğretmenim diye hitabetmesi, yalan da olsa hoşuma gidiyor dedirten övgü dolu cümleler kurması gibi… Anlattıklarına bakınca A C''nin beni, benim kadar iyi tanıdığına inandım.

            Efendim, yarım dönem resim dersine girmişim. Neler öğretmemişim ki… O yüzden öğretmenliğimi unutamamış. Ama uzun yıllar izimi kaybetmiş imiş. Nihayet beni facebookta görünce dünyalar onun olmuş, hemen arkadaşlık teklif etmiş. Resim dersine girmişim ama aslında edebiyat öğretmeni olduğumu da biliyor. Ast subay olan babasının tayini dolayısıyla gelmişler bulunduğum ile. Aslında Muğlalılarmış. Şu anda eşiyle beraber İngiltere''de büfecilik yapıyorlarmış. Biri üniversite son sınıfta elektronik okuyan, diğeri lise son sınıfta üniversiteye hazırlanan iki çocukları varmış. Sohbetimiz sırasındaki kusursuz cümlelerini, lisemizde aldığı iyi eğitimle açıklıyor.

            Ancak her güzelin bir kusuru olduğu gibi o da kulunç kelimesinin ishal anlamına geldiğini sanıyormuş. Oysa kulunç sırt ve omuz başlarında görülen kas ağrılarıdır. Kurduğu bir cümlede sırıttığı için kuluncun anlamını sordum, bakalım bilerek mi kullanmış? Edebiyat öğretmeni değil misiniz, bilirsiniz. Bilmiyorsanız Gogol emmime sorun yanıtını aldım.

            Muhabbetimiz ilerledikçe paylaşımlarımızdaki hataları birbirimizin yüzüne vurmaya başladık. Bu hali beğenmedim. Hele şunun profiline bakayım dedim. Paylaşımlarını, ortak arkadaşlarımızı görmek istedim. Nereye baktımsa her yer bomboş. Belli ki beni yakından tanıyan birisi, uyduruk bir isimle yeni bir hesap açmış. Yeni profiliyle arkadaş olmuşuz. Benimle kafa buluyor. Zaten saflık benimle geldi, benimle gidecek. Ayrıca kimler kandırılmadı ki şu kavanoz dipli dünyada… Koskoca hükümet bile on iki yıldır içtikleri su ayrı gitmeyen, beraber yürüyüp beraber ıslandıkları bir gurup tarafından feci şekilde kandırılmamış mıydı? Bunu en yetkili ağız açıklamıştı.

            Şahsımla dalga geçilmesini sevmem. Hele dalga geçen kişi, öğrencim olduğunu iddia ederse, daha çok sinir olurum. Sen değil İngiltere''de büfecilik yapmak, kraliçenin sarayında baş danışman olsan ne yazar? Eğer gerçekten öğrencimsen önce terbiyeli ol. Bu kızgınlıkla sohbetimizin tamamını sildim. Bununla da yetinmeyip A.C.''yi arkadaşlıktan çıkardım.

            Ama bu şakayı yapan tahmin ettiğim kişiyse diyecek bir şey yok. Hocanın dediği gibi yakışıyor haspaya der geçeriz. Aile arasındaki şakalar hoştur. Üstelik sevimlidir de…

 

            Yeter ki herkes haddini bilsin!