MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİNE NASIL BİR GENEL BAŞKAN LAZIM?

Cephelerde savaşı sürekli kaybeden komutan, gemisini azgın sulardan kurtarıp sakin limana getiremeyen beceriksiz kaptan, hastasını tedavi edemeyen, yanlış teşhislerle belki de ölümüne yol açan doktor nasıl görevden el çektirilirse partisine on üç defa seçim kaybettiren; bilgisi ve öngörü yeteneği olmayan birisinin de parti de genel başkan olarak kalması düşünülemez. Bu düşünüş her toplumda aynı olmalıdır. Özellikle yönetici durumda olanlar bunlara özellikle dikkat etmelidir. Eğer bunları uygulamazlarsa toplumdaki hiyerarşik düzenin yanında toplum sağlığını da bozarlar.

            Servet Avcı’nın Yeniçağ gazetesindeki köşesinde yazdığı “Nasıl bir genel başkan?”isimli makalesinden aldığım bir bölümü yorum yapmadan sizlere sunuyorum.

            “Değişen dünyayı ve propaganda alanıyla iletişim/etkiletişim teknolojisindeki baş döndürücü hızı iyi okuyan…      

            Göreve talip olurken ve görevlendirme yaparken, ehliyeti, liyakati, bilgiyi ve irfanı, “En iyisini siz bilirsiniz efendim” ci anlayışa tercih eden…

            Mesaisini ve enerjisini parti içi iktidarı korumaya değil, ülke içi iktidara gelmeye ayıran… Gençlik hareketi olarak bilinmesine rağmen “Meclisin en yaşlı partisi” olmaya itiraz eden, gençlere güvenen ve yaş ortalamasını düşünerek hücrelerini yenileyen…

            Seçmenlerin ‘kadın-erkek dağılımında ‘Neden kadın desteğine en az sahip olan siyasi parti biziz?’ diye dert eden ve hem politika belirlemede hem de temsilde bu dengesizliği ortadan kaldırmayı şart sayan…

            Hareketin akademik potansiyeline güvenen… O birikimi yönetime aktarmak için tedbirler alan… Toplumsal beklentileri ölçmek için bilimi ve profesyonel teknikleri tercih eden… Oralardan çıkacak sonuçlara göre gerekirse kendisinden bile feragat edebilecek olan…

            Sivil bir anlayışı savunan, parti içi demokrasiden korkmayan… Başkalarını ‘tek adam diktatörlüğü’yle suçlarken, kendisi ona rahmet okutmayan… Sorumluluk üstlenen ama başarısızlıkta da sorumluluğun gereğini yerine getiren… Mensuplarına ‘değerlendirme kudretinden mahrum’ tipler’ muamelesi çekip onların zekâlarıyla dalga geçen açıklamalar yapmayan…

            Hesap yaparken önümüzdeki ilk kongreye göre değil, milletin önündeki ilk yüzyıla göre hesap yapan, geleceği doğru kurgulayan… Koltuğu bir ‘fetiş’ gibi görmeyen, ülkenin ve partinin hatırının koltuğun hatırından daha yüksek olduğuna inanan… Kendisinden sonrasını tufan olarak görmeyen, ‘sadakat hiyerarşisi’nin en tepesine ‘dâvâya sadâkat’i koyan…

            Sosyal olan, halkla sürekli temas kuran… İnsanların arasına karıştığında, meselâ kapının dibindeki pazaryerinde görüldüğünde hayret uyandırmayan… Lütfeder gibi el öptürürken, insanların yüzlerine bile bakmayan değil, her haliyle mensuplarının ve diğer kesimlerin kalplerine dokunan…

            Sürekli karamsarlık, kin, garez, öfke saçmayan, tebessümü karşısındakinde güven ve şefkat hissi uyandıran… Kendisine övgü dışındaki her fikri ‘ajanlık, operasyonculuk, dış müdahalecilik’ şeklinde yaftalayarak yok edebileceğini zannetmeyen…

            Parti içi kongrelerde alınan galibiyetlerden sonra ‘Yılanın başını ezdik, fitneyi bastırdık’ naraları atmak yerine, babacan bir edayla onları da kucaklayan ve ortak hedefe doğru yeniden yürüyüşe yoldaş etmeyi şart gören… Zafer naralarını parti içi muhaliflere değil, ülkede kazanılacak seçim zaferlerine saklayan… Onları alt etmeyi, muhalif ama aynı davanın mensubu kardeşlerini yemekten daha önemli sayan…

            Gönüldaşlarına ‘güven’ veren, siyasi hasımlarında ise ‘caydırıcılık’ hissi uyandıran… Ne olursa olsun sözünde duran… Sözünün ağırlığı olan… Sadece negatif dile saplanıp kalmayan, gelecekle ilgili halka ümit veren, onu ikna potansiyeline sahip olan, daha muhalefetteyken yönetme yeterliliğini ispatlayan… Şikayetlenmeyi yeterli görmeyen, çözüm üreten, ürettiği çözümü halka benimsetebilen…

            Gözü ve kulağı, düşman gibi gördüğü muhaliflerde değil, kardeşlerinin savunmasız kaldığı Cebeci’de, Bornova’da, Yıldız’da, İTÜ’de ve diğerlerinde olan… Başlarına bir şey geldiğinde dünyayı sorumluların başlarına yıkmayı görev kabul eden…

            Aynı yolda yürüdüğü arkadaşlarını sadece ‘partili’ olarak değil,’kardeş’ olarak gören… Şehitler şehidi Fırat gibi bir kardeşi toprağa düştüğünde cenazesine bile katılmayan değil, o şehidin naaşını öpüp koklayıp, kendi elleriyle toprağa veren…

            Ve her şeyden önemlisi, artık istenmediğini anladığı anda kendi rızasıyla ayrılmayı bilen…” Bir genel başkan lazım…