LİYAKAT ve SADAKAT

                                   LİYAKAT ve SADAKAT

 

            Sadakat, “içten bağlılık” ya da “güçlü dostluk” olarak tanımlanır.  Hiç de kötü bir anlamı yoktur. Liyakat de “bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu” olarak anlamlandırılır. Liyakat de oldukça anlamlı ve gerekli bir kavramdır.

            Her iki kelimeyi de tek tek ele alınca bir sorun yok ama birini diğerine tercih etme zorunluluğu varsa hayati bir sıkıntı doğmaya başlıyor.

            Geniş alanlı yönetimlerde sadakat yöneticiyi kısa vadede emniyette tutuyor olsa da uzun vadede niteliksiz bir sürecin başladığını gösteriyor. Liyakatte ise kısa vadede risk var gibi görünse de uzun vadede kalite ve nitelikli üretim gerçekleşecek demektir.

            Dücane Cündioğlu “Osmanlı’nın yükseliş döneminde liyakat, duraklama ve çöküş döneminde sadakat esastı” der ve “yönetimlerde sadakatin tercih edilmesi ufuk daralmasının başladığını gösterir” diye ilave eder.     

            Hz Peygamber döneminde, Mekke fethedildikten sonra Kabe’nin eskiyen örtüsü yerine yenisinin dikilmesi icap eder. Her yıl Kabe’ye örtü diken terzi Müslüman olmamıştır. Müslümanlar “Neden Kefere kazansın ki, bizim terzimiz yok mu? Bir Müslüman terziye diktirelim örtüyü. Hem maneviyatı da yüksek olur.” demişler. Hz Muhammed (s.a.v.) tebessüm ederek “peki” demiş. Müslüman terzilerden biriyle anlaşma yapılmış. Örtü dilip, Kabe’ye örtülmüş. Fakat hem dikişler güzel değilmiş, malzeme kalitesizmiş; hem de kısa zaman sonra kenarları yırtılmaya başlamış. Örtünün görüntüsü rahatsız edici bir hal alınca Hz Peygamber hâlâ müşrik olan terziyi çağırmış, onunla yeni örtü konusunda anlaşma yapmış. “İşi ehline veriniz.” buyurarak tarihi bir kaideyi daha o günden koymuştur.

            Yine Fatih Sultan Mehmet henüz “fatih” değil 2. Mehmetken, İstanbul’u kuşatmadan önce Bizans zindanlarından Macar asıllı döküm ustası Urban’ı fedailerine kaçırtmış. Büyük zahmetlerle 2. Mehmet’in huzuruna getirilen Urban, perişan, pis, nursuz bir şekildeymiş. Ama 2. Mehmet Urban’a krallara yakışır şekilde davranmış, O’nu iltifatlara boğmuş. En güzel şekilde ağırlanmış Urban. İstanbul’un fethinde kilit rol oynayacak olan Şâhî adlı muazzam topları dökmüş Urban.

            2. Mehmet Urban’ı getirtmek yerine şöyle de diyebilirdi: “Bırakın şu pis nursuzu! Hiç mi Müslüman dökümcü yok. Evvel Allah bizim ağzı dualı dökümcülerimiz bir fatiha, üç ihlâs okur, Yaradan’a sığınıp öyle toplar dökerler ki Konstantinopolis’in ciğerlerini parçalar! Bırakın şu Kefere Urban’ı!”

            Böyle demediği için 2. Mehmet, FATİH olabildi. Peki şimdi şöyle bir değerlendirin Mülk-i İslam’ı. Liyakate mi önem veriyoruz, yoksa sadakate mi?

            “Bizden olsun da çamurdan olsun.” mantığı ile her yeri çamurlaştırmadık mı?

            Yalnızca bize sadık olması şartı ile sadakatten başka hiçbir vasfı olmayan –ki o da güç tapıcılığı olabilir, güç değişirse anında satarlar- kişileri önemli yerlere getirerek birçok hayati kurumu çürütmedik mi?

            Aslında sadakat beklentisi hastalığına yakalananların korkuları da yersizdir. Liyakat sahibi insanlar genellikle sadakatsiz değillerdir. Onlar işlerine âşıktır. Siyaset, riyaset, ticaret gibi kavramlarla uğraşmak yerine iş üretmeye çalışırlar.

            İki bin yıllık Roma imparatorluğu bile başka ülkelerden memur, uzman, yönetici transfer etmiş, liyakati esas alarak iki bin yıl yaşamıştır.

            Bugün Amerika dinini, dilini, siyasi görüşünü, ırkını önemsemeden liyakat sahibi insanları dünyanın her yerinden toplayıp ülkesine hizmet ettiriyor. Hiç sadakat zafiyeti de yaşamıyorlar.

            Sadakati liyakate tercih edenler felaketi kendi elleriyle hazırlarlar. Liyakatsizlikten doğan felaketi “Sadakat”  sadece geciktirebilir ama asla engelleyemez.     

                                                                                                 Mahmut HASGÜL