Kasım Rüzgârı

Kasım Rüzgârı

MEHMET EMİN ULU

29 Kasım Pazar. Yine İstanbul’dayım. Yine Haliç üzerinde Galata köprüsünü geziyorum Soğuk Kasım rüzgârı yüzüme dokunuyor. Ben aldırmıyorum. Galat köprüsünün üzerinde bir ara duruyorum. Şehri seyrediyorum.  Yeni Cami, Eminönü ve Galata Köprüsünün hengâmeli kalabalığın içinde saatlerce dolaşıp, duruyorum. Kâh, balık tutanları seyrediyorum, kâh bulutlu ve şehit kanıyla hüzünlenen Kasım ayının serin rüzgârının bağrında, uzaktan uzağa bin bir güzelliği hatırlatan Süleymaniye ve Fatih Camilerinin minarelerini seyrediyorum… 

Her zamanki gibi Ayasofya’nın hüzün dolu manzarasına sadece bir göz atıyorum. Çünkü ne zaman Ayasofya’ya bakışlarımı çevirsem, aklıma hep Fatih Sultan Mehmet Han ve O’nun vakfiyesi geliyor. “… Her kim ki bu benim vakfiyemi, caminin dışında tevile kalkışırsa, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lâneti üzerine olsun…”  hızla bakışlarımı çeviriyorum… Bütün acılarımı, bütün özlemlerimi içimdeki sonsuzluğa salıveriyorum.  Hayalden hayata dönüyorum. Üç öğrencimle buluşacağım. Merak, umut ve heyecan yan yana…    

Yeni Camide buluştuğumuz, Mustafa, Aşkın ve Efgan isimli üç eski öğrencimle İstanbul’un trafik çilesine rağmen asude bir zaman geçirdik. Koca bir ömrün, hiç solmayan hayalhanesindeki kırık dökük hatıralarla saatlerce avunduk.   

Ana konumuz  “1315 Cephe Gerisindekiler” projesiydi. Neler söylemedim, neler anlatmadım... Geçmişin vefasızlığından, kıymet bilmezlikten, basit menfaatler uğruna kaybedilen zamanlardan, mekânlardan, şehirlerden, insanlardan, ülkelerden…

Velhasıl kırmadık ceviz bırakmadık. Bu cevizler içinde elbette kendi nefsimiz de vardı. Kendimizi hesaba çekmeden başkalarını hesaba çekmek haddimize mi? 

Gençler bana öyle sorular sordular ki, bazılarını anlatırken ağlamadan edemedim. 12 Eylül’den hemen sonra göreve başladığım, Almus Lisesindeki hatırlar; beni hem heyecanlandırdı, hem de ağlattı. 

Bu üç delikanlıyla beraber olduğum zamanın en mutlu anı, hangi andı biliyor musunuz, Aziz dostlar? 

Gaziosmanpaşa Merkez Caminde cemaat yaparak bir akşam namazı kılmamızdı... 

Ey Allah’ım, kalpleri çeviren elbette sensin. Fakat bu gençlerin uhrevi hayata bağlanmasında eğer benim de zerre miktarı katkım olmuşsa ne mutlu… Ne büyük bahtiyarlık… 

Zira zaman zaman aklı evvellerle yaptığım tartışmalarda “Benim öğrencilerimin yüzde doksanı, benim gibi yaşamasa da, en azından vatanına, milletine, Allah’a ve Rasülullah’a asla ihanet etmezler.  Geriye kalan yüzde onu da, bu değerleri düşman bilip eline silah almazlar…” demişimdir. Yıllardır görmediğim bu gençlerin; her birinin vasfı, ahlakı, saygıları beni gerçekten çok mutlu etti. Öğretmenler gününün kutlandığı şu ayda, en büyük hediyem; inanın, bu üç öğrencimle buluşmak oldu. Allah’tan daha ne isteyeyim.    

Velhasıl yüzümüze narin darbelerini vuran Kasım rüzgârının eşliğinde;  koca şehri adım adım gezerken, Tokat sevdamızı da dile getirmekten geri kalmadık. 

Hasret, vuslat, özlem hayalhanesinde şehrimizin ufuklarında nice gönül turları attık.       

Sahi, Tokat diyince, insanın aklına öyle şeyler geliyor ki…

Ey güzeller güzeli şehrim! Hangi, güzelliğini anlatayım ben senin?

Sadece Garipler Camii için yazdığım şu şiir bile; sana olan hasretimin ve vuslatımın bir ifadesi değil mi? İşte şiir. Kararı siz verin. Bir Kasım rüzgârı bizi nerden nereye getirdi. Haydi, kararı yine siz verin.   

 

Garipler Camii

Daracık bir sokak başında

İçinde billurca Kur’ân okunur.

Aklım hep musalla taşında

Yüreğimde besmele dokunur.

 

Bir bilinmez âlemin içindeyim,

Ben nerden geldim, kimim, neyim?

Gözümde yaş önünde diz çökeyim,

Sorulmaz sorular bana mı sorulur?

 

Garipler camiinde saflar dizilir,

Orda her kul, kula denk bilinir.

Silinir yürekten paslar pisler silinir.

Gün gelir viran gönül burda dirilir.

 

Gariplerde, garipçe bir figan,

Boynu bükük kalmış kapıda duran.

Bir değil, olsa da bilerce ağlayan,

Orda her derde derman bulunur...