Elveda İstanbul

İnsan ruhunun yaşadığı mekânlarla ne kadar ilgili olduğunu geçen hafta, bir kez daha keşfettim. Bir kez daha aldığım havanın, içtiğim suyun, gördüğüm güzelliğin; etimden tırnağımdan, bedenimden gönül dünyama doğru nasıl değişerek bir nur seli halinde akıp gittiğine şahit oldum.

            Geçen hafta, yani On Üç Aralık Pazar günü İstanbul'da kendime bir güzergâh çizdim. Yola koyuldum. Oturduğum evden dışarı çıktığımda Karadeniz’den esen serin rüzgârın dokunuşuyla biraz ürperir gibi olsam da aldırmadım.   Mescid-i Selam’da bindiğim trende tanıştığımız Tarık Ziya isimli çocuk, beni ta İspanya’yı fetheden Tarık Bin Ziyad’a kadar götürdü.  “Gemileri yaktım, geri dönüş yok! Hedefimiz, ya zafer ya şehitlik!” diyen kahramanlığın sembolü olmuş kutlu insanı hatırladım. Kurtuba’da kurulan göz kamaştırıcı Endülüs Medeniyetinin nasıl inkıraza sevk edildiğini içim acıyarak düşündüm.  Bir damla gözyaşım, içimdeki fırtınaların büyümesine set çekti. Çünkü aynı acıların bir benzerini bugün Ortadoğu’da yaşıyoruz.

            Beyazıt Meydanında trenden indim. Her zaman uğramaktan büyük bir haz aldığım solgun kelimeler dünyasının gizemli çarşısı, Sahaflara uğramadım.   Çınar altında her hafta kurulan bitpazarına dönüp bakmadım, bakmak istemedim. Ayaklarım beni nereye götürürse oraya gidecektim. Bir hafta sonra memleketimde olacaktım. Yeşilırmak’ın, Topçam’ın, Erenlerin, Şeyh-i Şirvani’nin kokusunu doya doya tadacaktım. Hiç bir şeyi düşünmek istemiyordum, ta ki Süleymaniye Camiinin minarelerini görünceye dek... Dudaklarımda nurdan damlalarla camiden içeri girdim. Saf  tutan gençlerle namaz kıldık…

            Dua sadağımı göklere yöneltirken, minberin gerisinde on bir Doğu Türkistanlı kardeşimin benimle birlikte dua ettiğini gördüm. “Allah’ım yalnız Doğu Türkistan’da yaşayan kardeşlerimin değil, dünyada zulüm gören, bütün Müslümanların acılarını dindir, semadan gönüllerine nur indir…” diye dua ettim.  Hüzün yumağı kalbimle dışarı çıktım. Kanuni Sultan Süleyman’ın kabrini ziyaret ettim. Oradan Mehmet Zahid Kotku hazretlerinin kabrinin başına vardım. Seksenlik bir beniâdem başında oturmuş mahzun mahzun ağlıyordu. Bakıştık. Selamlaştık. Halleştik…

            Sıcak yüzünü gösteren İstanbul güneşinin altında Süleymaniye bahçesinden boğazın eşsiz manzarasını doya doya seyrettim. Gönül diliyle iki yakadan yürüyerek Karadeniz’e kadar uzandım geri geldim.

            Ah İstanbul! Ah İstanbul! Eğer Ol Resul (S.A.V) sana gönül vermeseydi, bu kadar sevilir miydin? Bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey varsa; “Mukaddes Emanet”lerin başında asırlardır biri padişah olmak üzere, kırk hafızın hâlâ Kur’an okumasıdır. Bu vasfınla bile bütün dünyaya bedelsin.  

            Mahmutpaşa yokuşunun daracık sokaklarının kıyısında köşesinde insanları kafese koymak isteyen kurnaz satıcıların velvelelerine aldırmadan Eminönü’ne indim. İlk işim Galata Köprüsünün kenarında balık avlayan insanları seyretmek oldu. Ne zaman balık tutan birini görsem, bir dostumun balık avcıları için söylediği şu söz aklıma gelir. Balıkçılık sporu: “ Bir tarafında nadiren bir balık, diğer tarafında daimi olarak bir alık bulanan bir spordur”… Evet, yüzlerce oltaların arasında nadiren balıklar görünüyor. İki elin arasına giriyor, zavallı hayvanlar çırpınarak, küçük plastik kurtluların içinde can çekişiyor… Gelen geçen benim gibi kimi acıyarak, kimi gıptayla bakıyor…  Galata köprüsünün çevresinde ekmek arası balık yiyenlerin iştahına aldırmadım. O koku insana hem iştah veriyor, hem iştahını kesiyor… Bir otobüse bindim. Unkapanı köprüsünden geçerken Zeyrekte metfun olan Mehmed Emin Tokadî Hazretlerine selam gönderdim. Yolum Eyüb’e kadar çıktı.

            O güzeller güzeli, Resul yolcusu Eyyübü’l Ensari Hazretlerinin kabrini ziyaret ediyorum. Dua ve dilekleri, mutluluk gözyaşlarına karışmış yüzlerle mütebessim yüzlerle karşılaşıyorum. Yolum Piyer Loti yokuşuna düşüyor. Adımlarımı adeta sayarak atıyorum. Ayaklarımın altında hiç incitmek istemediğim yemyeşil çimenler var gibi... Sağımdaki kabir taraçalarının her birinde bir kedi, sevimli gözleriyle beni süzüyor ve bana kendi dilleriyle: “İyi bak burada yatanlara… Bunlar da senin gibi yiyip, içip, gezip tozuyorlardı. Bak her birinin başına bir taş dikildi. Her birinin bedeninde nice dikenli otlar bitti. Ona göre yürü. Ona göre sev. On göre hayatı gör… Ona göre adımlarını at… Ona göre akşam yatağına uzandığında kabrine uzanacağın gibi yat…” İrkildim. Birkaç dakika sonra sol taraftaki bir kabre yöneldim.

            Hocam, sevdiğim güzel insan, toprağı cennet kokan Prof Dr. Esat Coşan Hoca Efendinin kabri… Bir kitap aldım, süt dökmüş kedi gibi bir kenara kıvrıldım. Yasin okumaya başladım. Bu sırada simsiyah bir kedi kucağıma geldi. Mırıldanıyordu… Ben okuyorum o dinliyor, ben okuyorum o dinliyordu… İçim içime sığmıyordu. Allah’ım beni İstanbul’dan göndermemek için bu ne kadar sırrı, bu ne kadar güzelliği bana bahşediyorsun… Allah’ım Resulünü sevenin sevdiği, O’nu sevenlerinin onlarcasının bu topraklarla kucaklaştığı bu şehri, elbette ben de çok seviyorum. Ancak bülbülü altın kafese koymuşlar da “Ah vatanım!” demiş. Ben de öyleyim.  

            Elveda İstanbul!

            Ruhumun ummanlara kanat açtığı şehir

            Kırk hafızın her an sonsuzluğa aktığı nehir!

            Aklımın fikrimin, sevdamın, sevgimin kaynağı şehir!

            Elveda İstanbul!

            Sende olmak ruha bin şifa, senden ayrılık bin bir nedamet!

            Allah’ım sen bu güzel şehrin kıymetini bilmeyenleri affet!

            Uzakta olsam da, yakında olsam da, hep senleyim, sendeyim…

            Değil bütün vasfına, bir zerre taşına bile ezelden bendeyim…

            Elveda İstanbul…

            Sana meftun bu aciz kul!...

 

             Mehmet Emin ULU