MERHABA ÇOCUKLAR…

Gökyüzü ağlamaya hazırlanıyordu. Bulutlardan çıt çıkmıyor, rüzgâr yok olmuş, vakti teslim almış ayazın titreyişiyle yürümeye çalışıyorum. Karadağ yamaçlarında çalıların yol verdiği aralıklardan köy yoluna ulaşmaya çalışıyorum. Farkında olmadan dikenlerin tenimi yırttığını, ayaklarımın taşa vurduğunu, dizlerimin bağının çözüldüğünü dinlenmek için bir taşın ya da ağaç kütüğün üzerine oturduğum zaman hissediyor, anlıyorum.

            Uzaklarda çok uzaklarda Karadeniz’e baştanbaşa paralel uzanan Karınca dağlarının iç (güney) kısımları görünüyor, Dumanların, sislerin teslim aldığı yamaçlarından belli belirsiz görülen ışıklardan köylerin yerlerini tespit ediyoruz. İlhan sevinçten dört köşe, yerinde duramıyor. Bak, bak görüyor musun? Ta… Orada parmağımın ucuna bak. Üç ışık yan yana iki de üstte görülüyor. İşte bizim köy Yaylalı orada. Doğusundaki de Gümüşalan köyü.  Koynundaki tepelerin arasında adından da anlaşılacağı gibi derenin içindedir. Yetişen meyve sebzeleri, ceviz başta olmak meyvelerinin tadını kış boyu dinlerdik. Dağın alt yamaçlarında Doğanyurt, Yoldere, Bağpınar, Kelkit Irmağının kıyısında Günüse, az ötesinde Ayan köyleri.

            Her tatil döneminde son sınıftaki ağabeyler kendi ilçelerine gidecek hemşerileri için minibüs tutarlardı. Şarkılar, türküler, fıkralar, öğretmen taklitleri ile neşeli saatler yolu yakın etmemize katkı sağlardı.

            Anayolun kenarında olan köyümüz ulaşımı en uygun olanlardandı. Ben şanslı olanlardım. Şehre ve anayola uzak olan köylerde oturan arkadaşlar her tatil döneminde tatlı yorgunluklar yaşarlardı.

            Ya benim köyümde uzaklarda olsaydı. Bavul omzumda, sırtımda bazen de başımda saatlerce yürüyecektim. Hâlbuki otobüsten indikten sonra yaklaşık iki kilometre yolum var. Yaz olsaydı Kelkit’in suyu boy verecek, sıcak olacak daha yakın olacaktı.

            Pamukpınar Öğretmen Okulunda birlikte okuduğumuz aynı ilçenin değişik köylerinde oturan öğrencileriz. Yetmişli yılların ortalarında yarıyıl tatilini geçirmek üzere köylerimize gidiyoruz. Evimizi, büyüklerimizi, ailemizi çok özledik. Koşar adımlarla gidiyoruz. Önce Kelkit ırmağı üzerindeki beton köprüyü (Halk arasındaki adıyla Gavur köprüsü) gececeğiz. Sonra Tepekışlalı dört arkadaş ayrılacağız. Diğerleri dört, beş köye doğru yola devam edecekler.

            Köprüye 100 metre var. Gökyüzünde şimşekler akşamı aydınlatıyor, çıkardığı ses genç yüreklere korku salıyor, yolun iki tarafındaki ağıllardan dışarı çıkan köpeklerin saldırısına uğrayacağımızı da düşünerek istemediğimiz dakikaları yaşıyoruz.

            Çok şiddetli bir ses ve şimşeğin ardından bardaktan boşanırcasına yağmur başlıyor. Biran ağaç altı mı köprü altı mı tereddüdü yaşayıp köprü altına kararla koşmaya başlıyoruz.

            Kış mevsiminde ırmağın suyu az olduğu için köprünün altında uygun kapalı alan oluyordu. Biliyorduk. Yorulmuştuk. Tahta bavullarımızı da kuru ve ıslanmayacakları yerlere koyduk. Üşüyor ve birbirimize gülüyorduk.

            Ateş yakmalıydık. Irmağın iki tarafında söğüt ve kavak ağaçları var. Yerler irili ufaklı dallarla dolu. Alevi etraftan da görülecek kadar ateş yaktık. Yavaş yavaş ısınıyor ve üzerimizdekilerin de kurumasını sağlıyorduk.

            Üşümemek için ateşi sürekli dallarla besliyoruz. Yatsı ezanı okunuyor. Etraf köylerin ezanları bizim köyün ezanıyla birleşiyor harika anlar yaşıyoruz. İşte, Ağcalan, Bölecek, Doğanyurt, Eryaba, Yoldere, Günüse ve Tepekışla köylerinin ezanları manevi dünyamızın huzura akışını sağlıyor. Gecenin ayazını birkaç metre ötede bırakıyoruz. Yağmur devam ediyor, ağıllardan aralıklarla köpek sesleri birbirine karışıyor. Biz daha ne kadar burada kalacağımızı bilmiyoruz. Isındıkça rahatlıyoruz. Yağmur dinse on beş dakikalık yolumuz var. 

            Ya dinmezse, ya sabaha kadar yağarsa, biz ıslanmayı göze alıp yola devam edebiliriz. Yaklaşık dört, beş saat yolu olan arkadaşlar ne yapacaklardı. Onları gecenin bu vaktinde köprü altında bırakmak olmazdı. Yola da devam edemezlerdi.

            Ne yapacağımızı kendi aramızda konuşurken yoldan birkaç ses gelmeye başladı. Sesleri dinlemeye başladık. Yaklaşıyorlardı. Hatta bizi konuşuyorlardı.

             “Bu saate gelmeleri lazımdı. Nerde kaldı bu çocuklar. Arabadan indilerse ıslandılar. Akıllarına gelse de Seyfettin’in Ömer’in ya da Nazif’in evine girselerdi.”

            Selahattin Taşhan’ın babası Ese dayı, Remzi Şahin’nin babası Topal Kamil ve Ali amcam. Tatile bugün geleceğimizi bildikleri için yanlarına birkaç da şemsiye alarak yol boyu bizi aramaya çıkmışlardı.

            Ese Amca her zamanki gibi. Sürekli konuşuyor.  “Mevzu başka. Bunlar tahsilli insanlar kuru bir yer bulmuş olmalılar. Kamil amca; Lan!  Ese bırak şimdi. Onlar başının çaresine bakarlar.

            Ali amcam; aha, aha, ordalar bakın ateş yakmış ısınıyorlar.

İlhan Yolal, Necdet Yolal, Şehri Temiz, Salih Söylemez, Durmuş Baş ve diğer arkadaşlar komşu köylerin ufukları, gökkuşağı aydınlığında eğitim sevdalıları.

 Diğer köylere gidecek olan arkadaşlarımızı da misafir etmek üzere yanımıza alıp, yola çıkıyoruz.  

            Yağmurlu, karlı, fırtınalı, bulutlu, dumanlı günlerin hepsiyle tanış olmanın artılarını bilen köy çocuklarıyız.

            Her yarıyıl tatilinde benzeri tatlı yorgunlukları yaşadık.

            Öğretmen lisesi (Yatılı) yıllarımızda o kadar anımız var ki. Sürekli hatırlıyor, bu gün okula giden çocuklarımızla, kardeşlerimizle, yeğenlerimizle yaşadıklarımızı paylaşıyoruz.

            Bugün aynı yaşta, aynı sınıflarda, sıralarda okuyan güzellikler…

Merhaba çocuklar…

 

Merhaba Ülkemizin yarınları…
Not: Tüm hemşehrilerimizin ve okurlarımızın yeni yıllarını tebrik eder, sağlık, esenlik, mutluluklara vesile olmasını dilerim. (O.B)