NE GÜL VAR, NE GÜLŞEN…

NE GÜL VAR, NE GÜLŞEN…

            Kaç uzun gece bilmem yatağıma sığmadım. Başımı koyduğum yastıklar dikenli tellere döndü. Ne uyku kaldı, ne uyanıklık. Sersem tavuklara döndüm. Her gece uçsuz bucaksız bir dünyanın eşiğinde, öteler ötesi bir hayale doğru ak küyehlanımla ufuktan ufuğa rüzgâr gibi koşup duruyorum. Elimde kılıcım, yüreğimde sancım, nereye kaçtığını bilemediğim düşmanımın peşinde acımasız bir avcı gibi koşup duruyorum.

            Ah dağlar! Ah ummanlar! Ah bozulası bağlar…  Ne zaman yüreğimdeki sancıları alıp gideceksiniz? Ne zaman bir zafer muştusuyla beni kahrımdan kurtaracaksınız. Ne zaman, ne zaman, ne zaman?.

            Yorgun bir tarihin evladı olmak, ona ram olmak.. Bir Bengiboz’un boynunda geçmişin tozlu sayfalarında zafer coşkusu yaşamak… Kim için?  Benliğim için mi, vatanım için mi, yoksa evvelli de ahiri de yaratan Allah için mi?  Heyhat ki, heyhat! Bu millet kaç zamandır zafere çıkmaz oldu. Cihad bayrağı ufuklarımızda dalgalanmaz oldu… Emanet edilen bir âlemin beli kırılmış, her yerde acılar katmer katmer... Çocuklar feryad- ü figan içinde…

            Artık yerinde duramıyorum. Ne bendime, ne bedenime sığıyorum.  Ya hayallerime koşup gideceğim, ya hayallerimi yanıma getireceğim. İkincisini tercih ettim.  Ve bir garip yolculuğa çıktım.

            Kış, bütün şiddetiyle yüreğimde bembeyaz kelebekler gibi uçsa da, bnen yine bahara koştum, bahar içinde coştum.

            Güze dönmüş ömrümün geçmişinde hayallerime bile sığdıramadığım, şehirlerin caddelerinde, sokaklarında, mahallelerinde yüreğim ağzımda; bir daha bu hayale bir daha bu asude günlere dönemeyeceğimi bile bile ta Bursa’ya,  Bursa’yı Bursa yapan büyük bir devlet adamı Hacı İvaz Paşa’nın doğduğu beldelere kadar uzandım. Bey obasını, Kaz Gölünü, Firat’ı gezerken Yeşil Türbenin, Yeşil Caminin, bitip tükenmek bilmeyen yeşilliğinin Kaz ovadan gönül bahçesinde bezenip nasıl türbeye, nasıl camiye dönüştüğünü gördüm ve anladım.

            Ak yüzlü insanların gönül bağında sevgiden, dostluktan, cömertlikten, samimiyetten başka hiçbir şeyin olmadığını; yüreğimde korlanan vatan sevdasının sıcaklığıyla hissettim. Yaratılanı yaratandan ötürü sevemeyen; her sözüyle kan, kin ve nefret tohumları eken, siyasi, sosyal ve devlet ikballeri uğruna insanlığını heder etmiş cüceleri gördüm şehirlerin girdabında.    

            Nasırlı elleriyle,  pırıl pırıl gözleriyle, dudaklarında Allah, Resûlullah ve Kur’an’dan başka bir şey dökülmeyen insanlar gördüm. Yüz sürdüm ayaklarına, kul oldum kapılarında bir nice zaman…

            Ahşap pervazların arkasında burnunu bile göstermekten hayâ eden analar gördüm, bacılar gördüm… Ellerinde tespih, dillerinde Kelime-i tevhit… Çırılçıplak dolaşan kadınlara inat, hayâsızlıklara, arsızlıklara, soysuzluklara inat; namus, hayâ ve iman abidesi mahalleler gördüm, mahalleliler gördüm.

“Dünya tadı bal tadı

 Dünya beni aldattı

 Altına zehir koymuş

 Üstü yine bal tadı" diyen dostlar gördüm. Onlarla hemhal oldum. Doydum doyulmaz dünyaya… Kondum, konulmaz dünyaya… Uzattım bedenimi boylu boyunca… Orada nice acılar, nice ibretli olaylar gördüm.

            “Dönülmez ufkun akşamındayız” diyen şaire gıpta ettim.

            Onunla hayalhanemde:

             “Bu İstanbul ki bi-misl ü bahadır/ Bir sengine acem mülkü fedadır” diyen şaire, bir saray inşa ettim.

            Kuleleri, kubbeleri altından, haremindeki sultanları anlar Devleti Aliye’nin bahtından… 

            Dün ne feleğe, ne seher yeline, ne lâpa lâpa yağan kara aldırdım. Gönülhanemde kendimce kurduğum şehirlerin içinde, gün doğumundan gün batımına kadar döndüm durdum. Döndüm durdum, semâzence, semâzenlerce…

            Sonunda anladım ki, gönül şehrinden mağda ne gül varmış, ne gülşen!...

            Sen olmayınca bahtiyar, ne sevdiğin şehir olur bahtiyar, ne sevdiğin yar…

 

Mehmet Emin ULU