Hayatımızın Seyrini Değiştiren Sezgi Anlamak

 Tüm canlılar için geçerli olsa da insanları ve insanlığı daha derinden etkileyen olgudur. Bu olgu ki insanların yaşam biçimlerini değiştirir, şekillendirir, olumlu, olumsuz yönlendirir ve sonunda kendince uygun yolun bulunmasını sağlar.

Görerek, dokunarak, tadarak, koklayarak, işiterek beş duyumuzun aracılığı ile varlıklar ve olaylar hakkında kararlar veririz. Verdiğimiz bu kararlar sonucu olumlu olumsuz veya kararsız kalma gibi değişik fikirler doğar ki anlamanın ana kaynağı işte buradadır.

Yanlış anlamak, yanlış anlaşılmak doğru anlamak, yarım yamalak anlamak…

Veyahut da hiçbir şey anlamamak… Bunlar kaynaktaki ana komuta zincirinin halkalarıdır. Kişilere göre değişen bu olgular insanlarda hayatın içindeki tüm oluşlara akıl gücünü kullanarak karar verirken fikir yürütme sistemini doğurur. Böyle olunca da olgular o insanın beyin gücü kadar şekillenip anlam kazanır. İşte o vakitte olaylar kişinin anladığı şekliyle yorumlanır ki ona göre de bir felsefe belirlenir, böyle olunca da kimilerine doğru olan olgular kimilerine göre yanlış olabilir, söylemleri burada ortaya çıkabilir. Doğrudur da. Dünyada ne kadar insan var ise o kadar da düşünce ve anlama çeşitleri vardır. Lakin akıl dediğimiz devasa fıtri güzellik fikir ile ortak çalıştığında ‘AKLIN YOLU BİRDİR’ kuralına uygun olarak geçte olsa doğruları bulacaktır. Aksi durumda birçok güzelliklerin değerini yanlış anlamalar, yanlışa inanmalar sonucunda canımız çok yanınca fark ederiz ki o vakit de çok geç olmaz mı?

Günümüzün en belirgin sıkıntılarıdır doğruları anlayamamak, gerçekleri görememek veya yeteri kadar anlatamamak.

Kuşaklar çatışmasını saygı erozyonunu tetikleyen bu oluşum hayatın akışını her dönemde değişime zorlamıştır.

İnsani değerlerin çarpıtıldığı etik olmayan düşünce sistemindeki yanlışlıklara sapkınlık derecesinde inanmak, doğruları bir türlü görüp anlayamamak, iyiyi ve kötüyü seçememek akıl tutulmasından başka nedir ki?

Toplumların ortak değerleri, ortak güzellikleri, ortak sevdaları vardır. Akıl ile yüreğimizin uyumlu çalışması ile gelecek kuşaklara bu güzellikleri en doğru ve bilimsel şekliyle taşımak mecburiyetinde değil miyiz?

Sevinçte, tasada ortak acılarda ve ortak hazlarda birbirimizi anlamak çıkmazların veya mutlulukların ortak paydalarda birleşmesiyle mutlu yaşam koşullarını yakalamak güçlü olmanın temeli değil midir?

Peki nedir bu anlama anlatabilme zafiyeti… veya anlamak istememek? Oysa insanlar olarak en çok ihtiyacımız olan bir güzelliktir ANLAMAK ve ANLATABİLMEK. Lakin öncelikle günlük değil ömürlük olması gereken gerçek SAYGI kavramını yüreğimizde ve beynimizde olgunlaştırmamız gerekiyor. Böyle olunca da günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz fikir ve düşüncelere saygı kavramı önümüze düşüyor.

Zira anlamanın, anlatabilmenin, izlemenin temel ögesidir saygı. İnsanlığın da ana bilim dalıdır dersem yanlış düşünmemiş olurum. Siyasette, ticarette, günlük hayattaki davranış sisteminin ana temasıdır. Sevgi ile de beslendiği vakit tüm çirkinliklere üstünlük sağlayacak bir güzelliktir saygı.

Eğer ki refah içinde çağdaş bir ortamda mutlu yaşam istiyorsak ANLAMAK olgusunu hep diri tutup, olumlu, bilimsel ve hoşgörü ışığında söylem ve eyleme geçirmek durumundayız.

İçimi acıtan şu ki; millet olarak okumadığımız gibi olayları da anlamakta, gereği gibi anlatmakta gerçekleri görmekte zorlanıyoruz. Üstelik de “OKU, ANLAYARAK OKU” emriyle insanlığa ışık tutan bir dinin mensupları olarak bu konuda hep aczi içindeyiz. Ama neden? Bence anlamayı anlamak istemiyoruz. Kulaktan dolma kalabalıkların hamallığı ile geçiştiriyoruz o günü.

Durum böyle olunca da saplantı olmuş onlarca yanlışlıklar ilime, bilime, kutsal değerlerimize meydan okurcasına iblis misali keyifle ortalıkta dolaşıyor.

Oysa ülkemiz hatta tüm dünya, en sancılı, en karmaşık günlerden geçiyor. Birbirimizi anlamak, doğruları görmek, bilimsel düşünerek birlik beraberlik içinde olmamız gerekmiyor mu?

Geleceğimize ipotek koymak için gece gündüz çalışan dahili ve harici bedhahlar yüzyıl önce sergiledikleri oyunlarını tekrar oynama konumuna geldiler. Doğruları görmekte, anlamakta zorlandığımız için de bu oyunlarda figüran olabileceğimizi düşünmek beni kahrediyor. Bu yüzden tarihin derinliklerine inerek gerçekleri görüp anlamak, anlatmak, geleceğe akıl ve mantık yoluyla bakmak zorundayız.

Tarihin her döneminde bilimselliğe ters düşen taassup denilen karanlık anlayış yüzünden insanlığın yaşam tarzını değiştiren buluş MATBAA, Osmanlı imparatorluğuna yüzyıllar sonra girebilmiştir. O vakitlerde insanlar matbaanın önemini anlamış olsalardı Osmanlının tarih akışı belki de daha değişik bir yol haritası izleyecekti.

Çünkü Avrupa matbaa sayesinde gerçekleri görmüş, hatalarının farkına varmıştı. Bilim kitapları çoğaltılarak halkın okumasına, aydınlanmasına fırsatlar yaratılmıştı.

Martin Luther’in kutsal kitabı İncil’i Almancaya çevirtip çoğalttırmasıyla Hristiyan halk gerçekleri görmüş, okumuştur. Böylece yıllarca halkı cennetten sattıkları arsalarla kandırıp sömüren papazlar ve kilise tüm inanırlığını yitirmiş, çirkinlikleri ortaya çıkmıştır. Sonuçta Avrupa’da reform hareketleri başlamış, halk değerlerine sahip çıkmayı hedeflemiştir. Okuyan halk aydınlığa kavuşurken, doğruları anlayarak görmüşler ve ona inanmışlardır.

Bizim de onca güzelliklerimiz asla vazgeçemediğimiz sevdalarımız var tabiî ki… Dilimiz, dinimiz, kutsal değerlerimiz, tarihimiz, coğrafyamız… Bunlardan asla ödün veremeyeceğimiz gibi bir çocuğunun uğruna da onlarca can feda etmişiz. Etmeye de devem ediyoruz.

İşte bunları anlamak, bunları yaşamak, yaşatmak bu topraklar üzerinde helal yaşamaktır. Bu güzellikler ki akıl yoluyla, ilim ışığında anlatıldığında, yüceltildiğinde, nesillere doğru aktarıldığında yaşanası bir Türkiye, çağdaş bir Türkiye olarak neden bir dünya devi olmasın ki?

Sonuç olarak anlama insanlarda bir tarz ise, anlatabilme de bir sanattır. Bu anlatım yazıyla olur, sözle olur, çizgilerle olur, bazen de hareketlerle ifade edilir. Önemli olan mesajları ve konuyu ANLAMAKTIR.

Evet ANLAMAK! ANLATABİLMEK!

Bu özellikler insanın beyin gelişimi ile doğru orantılıdır. Bu bir yetidir. Eğer bu yeti önemini, işlevini, gücünü kaybetmiş veya bir robota dönüşmüşse o insan çevresi ve ülkesi için yaşayan boşluktan başka bir şey değildir.

 

Esen kalın…