Sonsuzluk Kapısı

 Hangimiz, Kehkeşanları, Saman yolunu, kuyruklu yıldızları, kara delikleri, kara deliklerin içinde bulunduğu nebulaları, onların içinde bulunduğu yeni uzay sistemlerini hayal edip derin düşünceler dalmayız?

            Uzayın sonsuzluğu içinde kaybolmak, ya da kayıp gönüllerimizin içinde bir güneş gibi yeniden doğmak. Var olmanın, varlık içinde var olmanın, bütün varları “Var” eden Allah’ın sonsuz kudreti karşısında “Alçak dağları ben yarattım” diyen nefsinizi O’na teslim edebilmekten daha huzur verici, daha ruh temizleyici ne vardır acaba?

            Aslında uzayın sonsuzluğunda kaybolmak yerine, beden denen maddi varlımızla böylesine uçsuz bucaksız bir evreni düşünce boyutuyla nasıl beynimize hapsediyoruz? Nasıl bunca yıldız kümelerini galaksileri, öteleri ve öteler ötesini şu küçücük beynimizin içine sığdırabiliyoruz?

            On sekiz bin âlemin on sekizini kavrayıp gerisini keşfetmek için akıl denen varlığın peşline düşen insan, er geç hakkı, Hakk’a teslim edecektir? Teslim etmezse ne yapabilir?

            Hiçbir şey!

            O nedenle Üstat Necip Fazıl Kısa Kürek bir şiirinde:

            “Akıl olmazların zoru içinde

            Üst üste sorular soru içinde.

            Düşün mü, taşın mı, unut mu?

            Buradan insan mı çıkar tabut mu?” diyor.

            Ben, aklımızı ve beynimizi zorlayan bunca soru içinde, sonsuzluk kapısının gönül kapısında saklı olduğunu düşünüyorum. İnsan küçük bir kâinatsa ki, öyledir. Bu durumda sonsuzluk anahtarı da insanın elinde olmaz mı?

            Çünkü insanoğlunun her birinde sonsuzluk hamurundan yoğrulan mutlaka bir zerre vardır. Bu zerre de elbette ki ruhtur. Önemli olan maddi bedenimizin içinde hapse mahkûm ettiğimiz bu latif varlığı, bütün vasıflarıyla ortaya çıkarabilmektir.

            İşte o zaman insan melekeleşmez mi?

            Hatta melekelerden de üstün bir varlık olmaz mı?

            Kim bilir belki o zaman, insanlığın üzerindeki bunca karabulutlar dağılır… Kan ölüm, zulüm ortadan kalkar…

            Kim bilir belki o zaman, kan ve ölüm kokan bir evrende huzur ve mutluluk dolu evrene doğru yola çıkarız…

            İnsan olarak buna layık mıyız? Elbette layığız…

            Fakat “Bunca acı, buca keder, nedendir niçindir? Derseniz, sadece şunu söylemek isterim, hiç zalimler olmasaydı mazlumların kıymeti bilinir miydi? Kötüler olmasaydı iyilerin kıymeti bilinir miydi?

            Yine Üstad Necip fazıl demiyor mu?

            “Oluklar çift, birinde nur akar, birinden kir…” Biz nura, yani “Sonsuzluk Kapısına” talibiz… Gerisi inanın teferruattır…

 

MEHMET EMİN ULU