NİKSAR ESKİ MÜFTÜLERİNDEN SAİD HOCA’NIN TORUNU SERPİL İSPANOĞLU İLE HATIRALAR ÜZERİNE

NİKSAR ESKİ MÜFTÜLERİNDEN SAİD HOCA’NIN TORUNU

SERPİL İSPANOĞLU İLE HATIRALAR ÜZERİNE

                                                                                              Hasan AKAR

            Tarih 6 Temmuz 2014 Pazar. Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği’nden Mustafa Necati Güneş, Mahmut Hasgül ve bendeniz Hasan Akar Ankara’da faaliyet gösteren Tokatlılar Federasyonu’nu düzenlemiş olduğu iftar programına davet için Ankara’dayız. Ertesi günü de aldığımız randevular üzerine KÜMBET Dergisine röportaj yapmak için Niksar Eski Müftülerinden Sait Hoca’nın torunlarından emekli eczacı Serpil İspanoğlu’nun Çay Yolu’ndaki evindeyiz. Anadolu insanının en büyük güzelliği olan misafirperverlikleri ile iki değerli insan karşılıyorlar bizi.

            Ramazan olduğu için seferi olmamıza rağmen hazırladıkları ikramları alamıyoruz.

M.Necati Güneş Hocamın ve benim çapraz soru ateşimiz altında Mahmut Hasgül kardeşimizle birlikte kamera çekimleriyle röportaja başlıyoruz.

            Ancak, öncesinde Serpil Hanımın dedesi,Niksar’ın tanınmış Müftüsü Said Tahmiscioğlu hakkında kısaca bilgi verelim:

             İslam dininin derinliğine inmiş, felsefesini yapabilen bir din âlimi olan Sait Tahmiscioğlu 1878 ‘de Niksar’da doğdu. İlk tahsiline başladığı Niksar Taşmektep’te Kur’an ve İlmihalini öğrendi. Üç yıl devam ettiği bu öğrenimini Niksar Rüştiyesi’nde beş yıl devam ettirdi.

Niksar’da Şeyh Hacı Ahmet Efendi’den, Tokat’ta ulemadan Tekkeli Kutb’ul Arifin Hacı Hasan Efendi’den ders aldı. Daha sonra İstanbul’a giderek alimlerden Hacı Ali Efendi, Çarşambalı Hacı Ahmet Efendi, Arapkirli Hüseyin Efendi,Şakir Efendi ve Şeyh’ül İslam Sabri Efendi’den icazet aldı.

1906 yılında Niksar’a dönerek Hadim Ali Ağa Medresesi Müderrisliğine ve Şeyh Keşfi Osman Efendi Kürsü Vaizliğine atandı.

            1942 yılında getirildiği Niksar Müftülüğü görevini 1966 yılına kadar devam ettirerek emekli oldu.89 yaşında iken 1969 yılında vefat etti.

 Şimdi sözü önce Serpil İspanoğlu’na bırakıyoruz:

 

            “1946 yılının 1 Nisanında Tokat’ta, babamın dedesi Sandallı Ahmet Efendi’nin evinde, babam askerde iken doğmuşum. Babamın ve dedemin evi bugünkü Meydan Cami yakınında Gazi Osman Paşa Lisesinin arkasında idi. Dedem beni o kadar çok severmiş ki bazen evden adeta kaçırır, kundakla kahveye getirirmiş.Ahmet Efendi’nin  üç kızı olmuş.Erkek evladı olmadığından torunu olan babamı  bir evlat gibi severmiş. Annem, Niksar Müftülerinden Sait Tahmiscioğlu - Edaviye çiftinin kızı, hanım İffet Hanım.(1926-1979)Babam, Yüksek Ziraat Mühendisi Selahattin Sözen’dir.

            Dedem evin tek oğlu olduğu için babamın okumama çok önem vermiş. Dedemin Tokat’ta oldukça zengin bir mağazası varmış ama savaşlarda millet perişan olup borcunu ödeyemeyince iflas etmiş.Gazi Mustafa Kemal’in Tokat’a bir gelişinde dedemin  evindeki koltuk takımları Atamızı  ağırlamak amacıyla Belediyeye götürülmüş.

            Babamın görevi nedeniyle İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Amasya’da tamamladım.  Ancak ilkokulda babam memur olduğu için birinci sınıfta ve beşinci sınıfta birer veya ikişer dönem Niksar’da Gazi Ahmet İlkokulu’nda okudum. Babam tayin yerine gidince beni Niksar’a dedemlerin yanına bırakırlardı. Onlar eşyaları taşıyınca bende orada okula devam ederdim.1963yılında liseden mezun olunca Ankara Tıp Fakültesini kazandım Ancak bir yıl sonra Eczacılık Fakültesine geçtim.1968 yılında okulu bitirince babam bana 1969 yılında Aşağı Ayrancı’da Dr. Zekai Tahir Burak Doğumevi yakınında Eczane Petek adıyla bir eczane açtı. On yıl kadar bu eczaneyi çalıştırdık.

            Eşim ihtisas için Konya Selçuk Üniversitesi’ni tercih edince oraya taşındık. Ankara’daki eczanemi Konya Özel Konya Sağlık Yurdu Hastanesi’nin (Sağlık Yurdu Eczanesi)  altına taşıdım. Müfit, Konya’da dâhiliye ihtisasını tamamlayıp Ankara’da Kardiyoloji üst ihtisası yapmak isteyince tekrar Ankara’ya döndük. Yeniden açtığımız eczanemizin adını Niksar Eczanesi koyduk. On üç yıldan sonra emekli olup burayı da yine bir Niksarlı’ya Emre  Ayazlı’ya devrettik.”

 

            Serpil Hanımın eşi Müfit de Niksarlı. Babası Salih İspanoğlu Cedit Mahallesinden. Dedesi Huru köyünden Hüseyin Efendi (Şentin),annesi Mediha Hanım Bektaşoğullarından sonra bu sülaleye Aktaşoğulları denilmiş. Müfit İspanoğlu,babasının  Orman Şefliği görevi nedeniyle bulundukları Giresun Bulancak’ta 1946’da  doğmuş. İlkokul,1 ve 2.sınıfı orada okuduktan sonra 3,4.sınıfı Beyşehir Kurucuova Köyü’nde okumuş. Bir müddet –yarıyıl-Niksar’da okuluna devam etmiş. Orta ve lise öğrenimini Konya Ortaokulu ve Konya Maarif Koleji’nde(Sonra Konya Anadolu Lisesi oldu) tamamlamış. İstanbul Çapa Tıp Fakültesini bitirdikten sonra ilk görev yeri Cihanbeyli olmuş.1972 yılında da evlenmişler. Konya Selçuk Üniversitesi’nde dört yıl ihtisas yaptıktan sonra bir müddet Konya Devlet Hastanesi’nde çalışmış. Buradaki görevinden ayrılarak Ankara İbn-i Sina Tıp Fakültesi’ne kardiyoloji ihtisası için gitmiş.

            Sözü tekrar Serpil İspanoğlu’na verip dedesinden bahsetmesini istiyoruz:

 

“Dedemin Çilhane Camii’ne yakın, Fetvane denilen yerde (Müftülük) te çalıştığı yılları iyi hatırlıyorum. Evinde büyük bir kütüphanesi vardı. Annem ona o dönemlerde lokanta kültürü olmadığından dolayı evden sefer taslarıyla yemek gönderirdi.Hapanın yanındaki tahta köprüden geçer,urgancıların ve ceviz sergenlerinin arasından yanına ulaşırdım. Dedem aynı zamanda Dinkhane(Kabuk kırma) Atölyesi çalıştırırdı. Buradaki makinelere bağlı tokmaklarla bir yandan mahlep kırılırken diğer yandan da keçe dövülürdü. Dedem arızalanan makineleri kendi tamir ederdi.

            İlkokul 5.sınıfta Niksar’dayım. Öğretmenim Kasım Bey olabilir Gazi Ahmet İlkokulunda. Okul için lazım bir malzeme listesi verdi ben de önce Kırtasiyeci Hacı Bilgin’e gidip maliyetini hesaplattım sonra dedeme koştum. Dedem biraz cimri idi.Zira yokluk yıllarının sıkıntılarını yaşayan bir insandı.Bana :

            -Kaç lira tutuyor, Serpil?dedi.

            -Galiba on lira kadar dede. Dedim.

            Sonrasında biraz isteksizce çekmeceyi karıştırdı ardından ellerini cebine sokup sinirlenerek bir onluk çıkartıp fırlattı. Parayı havada kapmak için hamle yaptım. Alt katta mahlep kabuğu yığınları bir tepecik oluşturmuştu. Ya mahlep kabuğu içine düşersem ya da o sırada para da kabukların içine gömülür kaybedersem diye düşünürken parayı havada kaptım. Keyiflendim elbette parayı yakaladığım için. Hemen sevinçle koşarak istenilen kitap ve defterleri aldım. Sonradan öğrendiğime göre aslında babam daha önceden dedeme benim harçlığımı bırakırmış ama o bana verirken zorlanırdı nedense?

            Tinkhanedeki balkonumsu bir yerde çalışma bürosuna benzer bir yer mevcuttu. Orada bir masa ve gelenlerin ağırlandığı küçük bir sedir vardı. Altında Niksar ovasından gönderilen kavun, karpuz gibi meyveler olurdu. Her akşam mutlaka bir karpuz alır eve getirirdi.

            Dedemle ilgili unutamadığım ilginç bir anımı size anlatayım. Evimizde bize yardımcı olan Hafize Abla(büyütme ) vardı. Dedem ev tahtalarının yıpranmaması için temizlik sırasında ıslatılmasına şiddetle karşı çıkardı. Bu yüzden Hafize Abla, bize tahtaların ıslanmasından sonra telislerle hemen tahtaları silip kurutalım derdi. Yine böyle bir temizlik sırasında dedem eve erken gelince ne yapacağımızı şaşırdık.Dedem bizleri döver diye korkup herkes evde kaçacak bir delik aradı.Hafize Abla bizi apar topar tahtaların altına sakladı.Dedem haliyle bağırdı çağırdı :”Tahtaları çürütecek bunlar !”diye .Ne kadar bekledik hatırlamıyorum sonra evde  uzun bir sessizlik oldu.Biz, ancak akşam annem eve gelince  saklandığımız yerlerden ortaya çıkabildik.”

            Sohbete bu arada Müfit Bey katılıyor:

“Cihanbeyli’de çalışırken bahar mevsiminde kızımın isteği üzerine Niksar’a gittik. Manavın önünden geçerken kiraz gördüm çok güzel görünüyordu sordum 1on kuruş dedi. Dedem sorunca :”Yirmi lira dedi. Manava:

            -Niye öyle yaptın deyince: Müfit, sen de biliyorsun deden cimri bir adam. O pazarlık yapar ben de haliyle sonunda ona on liraya veririm. Dedi.

            Diğer bir hatıram da çocukluk dönemine ait. Bayramlarda Hulusi dedemin ve Zekiye ninemin elini öpmeye giderdik.Bir keresinde dedem cüzdanından kağıt iki buçuk lira çıkardı.Önce üfledi,iki tane mi,yapışmış mı diye.Sonra bize uzattı.

            Dedem Hulusi Efendi’nin çarşıda manifatura mağazası varmış ama O da devrin sıkıntılı günlerinde aniden iflas edince Zile’de tahsildarlık görevine başlamış.”

            Bu arada Serpil İspanoğlu evden getirdiği bir kaç eski albümü masaya bıraktıktan sonra siyah beyaz fotoğraflar elinde sözü alıyor:

“Annemle Teyzem Emine Hanım (Yürür) genç kızken çarşıda çok şık gezerlermiş. İstanbul’dan özel getirtilen elbiseler, topuklu, rugan ayakkabılarla tabi herkesin dikkatini çekerlermiş. Bir gün dedem camide Cuma günü Keşfi Camii’nde örtünme konusunda olacak vaaz veriyor. Namaz sonrası cemaatten biri yanına yaklaşıp:

-Senin kızların çok asri geziyorlar Müftü Efendi. Deyince bir müddet düşünmüş:

- Keratalara da pek yakışıyor efendi. Demiş.

            Yine bir gün dedem ilçenin en büyük camisi olan Ulu Cami’deki vaazında  “Müslümanlar birbirlerine yardım etmelidirler “diye nasihatlerde bulunmuş. Çıkışta adamın biri:

            -Müftü Efendi, bak sen böyle söyledin çok dardayım. Deyince dedem:

            -Tamam, da efendi gelip de benden de iste demedim. Diye cevaplamış.

            Gazi Ahmet İlkokulu’nun yangınını hatırlıyorum. Dediler ki okul yanıyor. Çıngılar yakındaki evlere sıçramaya başladı. Evlerden büyük kilimleri ıslatıp etraftaki diğer evlerin duvarlarına astılar. Herkes seferber olup okula çok su sıkıldı ama yanmaktan kurtaramadılar.

 

            Babam, Almanya’dan teyp getirtmişti. Yenilikleri mutlaka takip eder, imkânları ölçüsünde evine almaya gayret ederdi. Bir bayram günü onun sesini kaydettim.Annennem de Kur’an-ı Kerim’den  Ayet el Kürsi’yi okudu onu da kaydettim.Geleceğe bir hatıra olsun diye daha sonraki günlerde de annenem de  (Müftünün Hanımı) “Ada Sahillerinde “şarkısını söyledi onu da kaydettim.

            Anneannem Edaviye Hanım Çerkez asıllıydı. Dedeme son derece saygı gösterir, bazen yemeklerini tepsiyle önüne getirirdi. Zaten onun kaldığı oda aynı zamanda misafir kabul edilen bir yerdi. Odanın bir bölümünde oldukça zengin bir kütüphane mevcuttu. Görevine giderken mutlaka ütülü takım elbisesini giyer, fötr şapkasını başına takar, bastonunu da eline alırdı.

            Anneannem, ailesinden aldığı eğitimle çevre düzen ve temizliğine çok önem verirdi. Sofada masa üzerinde genellikle beyaz bir örtü ve içinde beyaz zambaklar olan cam bir vazo bulunurdu. Şimdi nerde bir zambak görsem hep o masamızı hatırlarım. Bir de mahlep ağacını ve kokusunu çok severdim belki de dedemin mahlep kırdırdığı Tinkhanesinden kaynaklanıyordu bu.

            Çocukluğumuzda Ayvas Hamamına  törene gider gibi hazırlanır yiyecek, içecek,semaver ,yaygılar ne var ne yok yüklenir giderdik.Tabi su ılıktı bu yüzden üşüyerek yıkanırdık.Saçlarımız  yuryumuşak  ipek olurdu.Sonraki yılarda şehrin nüfusu artınca su yetmiyor gerekçesiyle bu güzel hamamı kapatınca çok üzülmüştüm.”

 

            Müfit İspanoğlu da, konu Ayvas suyu olunca bildiklerini söylemek istiyor:

            “O günün şartlarına göre Ayvas Su Fabrikasının ilk açıldığı zamanlar Belediye Başkanı Cavit Tahmiscioğlu Ağabey bize gelir” Fabrikada cihazlar var ama üzerinde hep İngilizce yazıyor, bu yüzden kullanımında sıkıntı çekeceğiz galiba “derdi. Ben de İngilizcem iyi olduğu için gönderilen kılavuzları ve makineler üzerinde bulunan yazıları tercüme ederdim.”

            Serpil İspanoğlu,hatıralarında bir kez daha Tokat ve Niksar’daki çocukluk günlerine dönüyor:

            “Hıdırellezde yürüyerek Niksar Kalesine çıkardık. Ancak kale yolu bize göre biraz uzun olduğu için fazla eşya taşıyamadığımızdan yanımıza küçük bir ispirto ocağı, kahve oturmaya da minder falan götürürdük. Sabiha Yengem,Kadriye Ablamla beraber yürürken üzerimize düşecek endişesiyle Eğri Kaya’dan çok korkardık ama yine de hayranlıkla  bakardık.Çocukluğumdan kalan diğer bir güzel hatıra da her sabah evlerimizin önünden geçen kağnı seslerinin kulaklarımda hala yankılanmasıdır.Bu sesler,bize hemen her sabah  bir saat kadar yanık  türkülerden oluşan bir konser gibi gelirdi.

            Niksar’da da Ayvas Hamamına gitmediğimiz zaman şehir merkezindeki Pazar Hamamına giderdik. Hamamı işleten Sınıfçı Ziynet Hanım vardı Yılmaz Celeboğlunun annesiydi. Halı yeri düz bir alandı oraya soyunulurdu.Peştemaller alınırdı.Yaşlı nineler saçlarına kına yakarlar daha önce kına yakanların kınaları akardı.Kimisi de şifa olsun vücuttaki kirli kanı alsın diye sülük vururlardı.Ben bu durumdan korkar uzaktan seyrederdim.Annem korkma kızım sülük kanı sulandırır derdi.Yıkanma işi bitince hamam aralığında bir ziyafettir başlardı.Dolmalar,turşular, pilavlarla apayrı bir  ev lokantası olurdu.Genç kızlar kaynanalarını yıkarlar hatta oğlu bekar analar oğullarına bu yöntemle kız bakarlardı.”

Müfit İspanoğlu:

            “Niksar o zamanlar oldukça küçük bir kazaydı. Çarpım tablosu yeni çıkmıştı. Ben de Albayrak İlkokulu’nda idim. Teneffüste hemen Kırtasiyeci Hacı Bilgin’e gidip çarpım tablosu alarak Öğretmenim Fatma Hanıma gösterdim. Arkadaşlarım ilk defa bu cetveli benden görmüş oldular.”

            Serpil İspanoğlu:

            “Babam, Tokat eşrafından Zeki Hocalardan Selahattin Sözen Tokat Ortaokulu’nda okurken boş vakitlerinde dedemin yanına gider, saat kulesine çıkar, saat çarklarını tamir eder, yağ ve benzeri bakımları beraber yaparlarmış. Babamın dedesi olan Zeki aynı zamanda Behzat Camiinin de hocasıydı. Saat kulesinin sorumluluğu ona verilmişti. Evde bir usturlap tahtası vardı saatleri ona göre ayarlarlarmış. Babam bu yüzden iyi bir saat tamircisi sayılırdı. Ortaokuldan sonra o yıllarda Tokat’ta lise olmadığı için leyl-i meccane adını verdikleri sistemle Yozgat’a göndermişler. Yozgat Lisesi’ni başarıyla tamamlayınca İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesine devam etmiş. Tokat Ortaokulu’nda iken Niksarlı Hüsnü Bozbeyoğlu, Hüsamettin Alpar ve kayınpederim Salih İspanoğlu ile beraber okumuşlar. Babam, fakülteden mezun olunca da Tokat’a gelmiş.

            Geçen yıl Tokat Mevlevihanesinin son Şeyhi Abdulhadi Ergin Efendinin torunu Nurten Tüzemen’in misafiri oldum. Bizi o çevrede bir hayli gezdirdi. Kaldığımız evin penceresinden saat kulesini ve Behzat Camiini görünce inanın gidip taşlarını öpesim geldi.

 

            Dedem o dönemde annemi makbul bir sanat olan terzilik, dikiş öğrensin diye Tokat’a terziye göndermiş. Terzisi Zehra Teyze beyaz işleme yapardı. Akrabalarından Şeker Teyze dedikleri bir hanımın da yanında kalmaya başlamış. Yoruldukları zaman klasik romanlar, hikâyeler okurlardı. Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri, Reşat Nuri’nin Çalı Kuşu Romanı gibi. İşte babam annemi komşuları olan bu Şeker Teyze’nin evinde tanımış. Annesinin hazırladığı bir eşyayı götürüp kapının tokmağını çalmış. Annem bu sırada terziden gelmiş, yorgunluktan sedirde bir yorgan arasında uyuyormuş. Kapı sesini duyunca hemen doğrulmuş. İşte babam da bu anda annemi görüp yıldırım aşkına tutulmuş. Eve döndüğü zaman Niksar’a gidip o kızı bana isteyin demiş. Annem Oylun Taliye benzeyen siyah dalgalı saçlarıyla güzel bir kızmış. Dünür gidilip hemen nişanlanmışlar.

            Size annemin Niksar’dan Tokat’a nasıl getirildiğini anlatayım: 

            Babamın ailesi 1945 yılında Tokat’tan gelin getirmek için karoseri tahta bir otobüsle Niksar’a gitmişler. Dönüşte otobüs öylesine doluymuş ki annemi de telli duvaklı iki koltuğun arasına sıkıştırdıkları bir gaz yağı tenekesini ters çevirerek üzerine minder koyarak getirmişler. Bir Allah’ın kulu da gelini koltuğa oturtalım dememiş. Tokat’ta düğün bitip babam içeri atılınca annem babama:

            -Selahattin, gaz yağı tenekesi üzerinde çok zor geldim. Deyince babam da:

            -İffet, nasıl olsa geldin ya, nasıl gelirsen gel. Diyerek sarılmış.”

            Bu güzel kadını, annemi 1979 yılında maalesef elli iki yaşında kanser hastalığından kaybettik.”Çok güzel keman çalar, şarkı söyler, şiir yazardı. Size Esin Aktaş Zarakoğlu’na yazdığı bir şiiri okuyayım:

 

            “En güzel şiirimi senin için yazsam,

            Senin giyinişinin seyrine dalsam

            İçli bir tablo gibi sana baksam

            Ne olur yaşlanmasan hep böyle kalsan.”

 

            Biraz da Tokat’taki çocukluk günlerinden bahseder misiniz diyoruz? Gözleri buğulanıyor:

            “Babamların Köprübaşında bağları vardı. O vakit her bağ evinde hayvanlarda olurdu. Bizim de ineğimiz, danalarımız vardı.Şeftali,dut,kiraz ağaçları o kadar çoktu ki altında üç dört günde bir  çökelikli ,katmer yaparlardı.Hıdırellez Bayramında gerekli hazırlıkları yapar Kümbet’e çıkardık.Yemekten sonra dualar edilirdi.Tam yukarıda  harabe bir vaziyette taştan bir kümbet vardı ama şimdi yerini bile bilen yok.”

            Şimdi bu iki güzel insan, yılların yorgunluğunun ötesinde hatıralarını yâd ederek emekliliğin tadını çıkarmaya çalışıyorlar. Bahar ( Serkan Günalçin’le evli) ve Cihan (Dilek Hanımla evli) adındaki evlatlarından olan torunları Beste ve Nisan’ın yollarını gözleyip avunuyorlar. Gördük ki, hayat akışında öyle devam ediyor onların sevecen dünyasında. Dolayısıyla bizim ekip de çok mutlu oluyor bu söyleşiden.

            Nihayetinde ne zaman duruyor, ne saatin akrep ve yelkovanı. Ramazan günü bu iki değerli insanı fazla yorduğumuzun farkına varıp, izin istiyoruz. Her ne kadar yorgun değiliz deseler de hatıraların bile bir siyah beyaz film izleyicisi gibi onları etkilediğini görüyoruz.

            Allahaısmarladık derken teşekkür ederek Serpil İspanoğlu’nun kendi elleriyle yaptığı birer kavanoz vişne reçelini çantalarımıza koyup ayrılıyoruz.