SÜRGÜN İSTİKLÂL

 

Bir ülkenin kurtuluşuna giden yolda atılan her adımda, çırpınan her yürekte, şehit olan her canın, cananın kalbindeki aşkın, heyecanın, vecdin ve imanın var oluşunda; lif lif, hücre hücre İstiklâlin ve İstikbalin sembolü olan her şeyin kalbi olacaksın; fakat İstiklâl ve İstikbal kazanıldıktan, istiklâli kazandıran ruhunun sahibini, güzeller güzeli bir büyük insanı sürgün hayatı yaşamak mecburiyetinde bırakacaksın...

En çok korktuğu, en çok üzüldüğü, en çok ruhunu azap içinde bırakan düşünce, “Canı, cananı bütün varımı alsın da Hüda! Etmesin tek vatanımda dünya da cüda” diyerek vatandan ayrı kalmanın ıstırabını  “İstiklâl Marşı”nda dile getirmiş olmasına rağmen onu vatan ayrı bırakacak bir anlayışın içinde olacaksın.

Hayır, Mehmet Akif ne böyle bir nesil, ne böyle millet, ne böyle bir devlet düşünmüştü.

O nesil, yeni bir İstiklâl ruhunu bu millete vermişti ki; onun neslin cepheden cepheye koşan,  ölümün şahsiyle bile yüz göz olan, yalınayak Kafkasya’yı boylayan, baş açık Sinâ’yı tutan, memleket için her fedakârlığı göze alan, bilgili, faziletli, becerikli, başarılı, aslan yürekli bu nesilden memleketi için canını feda eden şehitlerin her biri “ bir Hilâl uğruna batmış bir Güneş” ti.

O nesil, başkaları bin bir tereddüt geçirirken o, bir tek tereddüt duymadan kendi milletiyle birlikte yaşamak ve ya kendi milletiyle birlikte ölmek üzere aşk ile cepheye gidecek gönülleri ateşlendiren, sonunda kurtuluş umudunun kurtuluşu olmadan semanın burcuna İstiklâl Marşıyla dalgalandıran bu güzel insana layık görülen muameleyi hangi vicdan sahibi, hangi akıl ve gönül sahibi razı olabilir? Putperest düşüncenin yardakçıları “hayvan doktoru” diye aşağılamaya çalıştığı zaman, onlara “Gel bir yerin mi ağrıyor? Bakayım “ diyecek kadar “ Sözüm odun gibi olsun, fakat dost doğru olsun” diyerek milleti için Sıratı müstakim yolundan yani, İslâm düşüncesinden, yani Kuran yolundan başka bir şey düşünmeyen Akif yaşayışına yapılan vurdumduymazlıkları; kim ne adına, hangi makam ve mansıpta olursa olsun,  bu millet affetmeyecektir.

O, öyle bir millet, öyle bir devlet ve öyle nesil düşünüyordu ki;  bu millet, bütün şuurunu bir ahenge bağlayan yolu tutarak, bütün sosyal kurumlarını birbirinden ayırmadan hepsi etle-tırnak gibi birbirinden can alan, kan alan bir ruh senteziyle kaynaşmış;  büyük bir aşk ve heyecanla mektebi nasılsa mabedi de aynı hale gelen; dininin sedası sanatın teranesini boğmayan;  medeniyeti,  uhrevi hayatın can damarı olan ahireti susturmayan, sanayi ve teknolojinin gelişmişliği bütün ufukları tutarken; inceliklerin ve güzelliklerinin derinliği insanları uyutmayan, musikisinin semavi dili ruh ile konuşurken şiiri de hislere tercüman olan bu ebed ve ezel âşıkı hep bu millet ve hep bu milletin kurduğu bir devletti…

Bu millet, bütün vasıflarıyla bütün uzuvlarıyla milli hayatı, milli gayeyi besleyen dirlik ve birlik içinde insanlığa öncü olacak bir milletti.  

Çünkü Akif de milletine, vatanına, bayrağına, dinine imanına yapılan hiçbir zulmü asla kabul etmedi. Hatta “ Medeniyet dediğin, tek dişi kalmış canavar!” diyerek ikiyüzlülere en büyük damgayı vurdu.

Ben İstiklâl Marşı’nı ne zaman okursam, ne zaman Mehmet Akif, aklıma gelse, hep sürgüne gönderilmiş bir “İstiklâl Ruhu”nu hatırlarım. Öyle bir garaib vaka ki, onun sayesinde saltanat, makam ve mansıp sahibi olanlar, muhataplarının yoksulluk, vatan, yurt yuva ve evlat hasreti çekmesinden asla zül duymayacak kadar vicdanlardan da yoksun insanlardı.

Bu milletin güzide evlatlarının kaderi hep böyle mi olmalı? Hep böyle mi olacak? Diye düşünüyorum.

Ne zaman gerçek manada hâlâ sürgünde olan “İstiklâl Ruhu”  ülkemin hür kulelerinde ve burçlarında sonsuza dek gerçek manada dalgalanırsa o zaman inanırım ki: “Mutlak Doğru”yalnız benim ülkemde değil, bütün dünyaya hâkim olacak. Ve yeryüzünde burnu kanayan ne tek bir insan, ne de gözü yaşlı tek bir çocuk kalacaktır.

Hani Akif diyor ya:

“Bir nesîm ister kımıldanmak için canlar bugün

 Bir nesîm olsun, İlâhî, canlanır kanlar bütün!”