ÇİĞDEM

 

 “Çiğdem der ki ben âlâyım

Yiğit başına belayım

Her çiçekten ben âlâyım

Benden âlâ çiçek var mı

 

Al baharlı mavi dağlar

Yârim gurbet elde ağlar”

 

            Tapusu yok ama bir çiğdem tarlamız var. Kızıliniş’i aştıktan sonra sağa dönen Artova kavşağının tam karşısında sola dönen tali bir yol vardır. Bu yoldan önce Tekneli köyüne, sonra başka köylere gidilir. Bizim tarla Tekneli’ye elli yüz metre yaklaşınca sola ayrılan bir yolun doğusundaki yamaçtır.

            Ne zaman Alaca’nın Küre köyünü özlesem, burnumun direği sızlar. Vefalı eşimle atladığımız gibi emektar korsamıza soluğu tarlamızda, çiğdem tarlamızda alırız. Tarladan ovaya doğru bakınca köyümüzün arazisini görür gibi olurum. Orada Alaca- Çorum yolu bölüyorsa ovayı, burada Tokat- Sivas yolu bölüyor. Ovadaki ekilmiş, nadasa bırakılmış tarlalar, dereler, tepeler, ovaya serpilmiş irili ufaklı köyler, seyrek seki yalnız ve hür ağaçlar özlemimi bir miktar giderir.

            Şubat sonu mart başında hava açtığında yani bu seneki gibi ortalık güllük güneşlik olduğunda çiğdem, kar çiçeği ve meşelerin dibinde arsız menekşeler boy gösterirler.

 

            Bu günlerde, Karac’oğlan’ın;

 

            “Çukurova bayramlığın giyerken 

            Çıplaklığın üzerinden soyarken   

            Şubat ayı kış yelini kovarken

             Cennet demek size yakışır dağlar

 

            Dediği ya da bir türküde vurgulanan

 

            “Bizim ele bahar gelmiş

             Meler kuzular kuzular

             Dağlar çiğdem çiçek açmış 

            Kokar yazılar yazılar.”

 

            Söz ve dizelerine ilham veren ortam oluşur. Dolayısıyla doğanın uyanışına tanıklık eden kim olsa şair olur.

            Her yıl bu günlerde tarlamızı ziyaret etmeyi alışkanlık edindik. Onunla kalmaz, özel sohbetlerimizde yeri geldikçe ziyaretimizi arkadaşlarımızla da paylaşırız. Hatta tarlamızdan getirdiğimiz turfanda çiçekleri hediye ettiklerimiz de olur. Elimizde kalanlarıla bir su bardağının içinde yemek masamızı süsleriz. kuruyana kadar…

            Tarla övgülerimizden etkilenen Şinasi öğretmen:

            -Abi dedi, çiğdemler çıkmış mıdır?

            -Bilmem, istersen Şerife Hanımla gelin beraberce gidip bir bakalım.

            Bir araçla iki aile hem tabiatın uyanışını izlemek, hem de piknik yapmak için tarlamızın yolunu tuttuk. Bir hafta kadar erken gelmişiz. Yine de göstermelik gibi bir çiğdem, bir mor menekşe, çayırlıkta bir de kar çiçeği bulduk.

            Ovayı daha iyi görmek için yukarılara, daha yukarılara çıkınca bir sürprizle karşılaştık. Tarlamızın üst başına bir çeşme yapmışlar. Buz gibi suyun yanında semaverimizi yaktık. Ne var ki bagajdan iki aded ince belli çay bardağı, bol miktarda plastik bardak çıktı.

            -Üzülmeyin dedim nasıl olsa Şerife Hanımla biz çayı açık içiyoruz.  Plastik bardak bize yeter. Cam bardaklarla tiryakiler içsin. Dedim ama yine de cam bardaklarda gözümüz kaldı. Yeni çeşmenin suyundan mı, semaverin özelliğinden mi? Arkadaşların bardaklarındaki çaylar, ben deyim keklik burnu, siz deyin tavşankanı…

            Plastik bardak da olsa çayın tadı bambaşkaydı. Böyle nefis çayı bir çiğdem tarlamımızda içtim, bir de Erzurum’da ..

 

            İkisini de unutmayacağım…