“ÜÇÜNCÜ ESKİ” ÜZERİNE BİRİNCİ YENİ DENEME

Dedi ki: “Kitap kâğıttır, para da kâğıttır ama sen ‘Can’sın
Sustum kaldım.

            Şairler ki zor insanlardır. Anlamsız takıntıları, gereksiz hassasiyetleri; rahatsız edici vurdumduymazlıkları vardır. Üç kitabın “kaçtan satıldığını”  soruştururken küçülen dev şairler gördüm. Herkesin “mal” derdinde yaşadığı bir çağda Bizim Yavuz “Can” derdinde. Belki de bu yüzden tanıyan herkes ona “Can” diyor.

 

*          *          *

“– Ruhumda üç beş zorba tespih sallıyor bugün

Belli ki kalem yine cinayet işleyecek…-

 

“La havle”yi dilime bir emirle koyarak

“Çok şükür” kisvesiyle sabrımı sınıyorsun.

Gözlerime hülyanı kor demirle oyarak

Gördüğüm her hayali suçlayıp kınıyorsun,

Zikir sarhoşu gönlüm, ruhunda kayıp dünya

Ben beni arıyorum; sen şiir sanıyorsun.

…“

            Şiirin Allah vergisi “delisi” o. “… Ve delilik şairin yürüme biçimidir.”
            Sözlerindeki anlam derinlikleri, insanı hayretlere düşüren “buluş” zenginliği, her mısraya serpiştirilmiş zeka pırıltıları ve kusursuz ahenk öğeleriyle “iyi şairler, ölü şairlerdir” inancını yerle bir eden, “işte bu şairle aynı çağda yaşadım ben” gururunu yaşatma ihtimali sunan bir “metropol dervişidir” o.

            “Sizin çocuk Beyzadem, sizin bey; sizin Kâbil

Kıyamet güne dek cinayet sanığıdır

Bizim çocuk beyzadem, bizim can; bizin Habil
Son nefes anına dek bin ayet tanığıdır

Bu yüzden gözyaşımız zikir sayılır bizim…”

 

*          *          *

 

“… Hem suçluyum hem şahit, hem savcı hem hakimim
            Sormayın sakın bana, nereliyim, ben kimim
” dese de biliyoruz ki o, Almus’un uzak köylerinden birinden (Cihet) aldı kültürel alt yapısını. “Ne ayak?” olduğunu hâlâ çözemediği İstanbul’un ışıltılı caddelerinde emzirdi şairliğini.

“Kaç ananın ağıdına sebep oldun ey şehir
            Sen cümbüş çal, karanlıklar kına yaksın İstanbul
            Kaç acının adresi sen; ağa şehir, bey şehir

Aldığın ah kadar sürün, kanın aksın İstanbul

İki yakan ayrı gurbet, ne ayaksın İstanbul?”

 

Tokatlı mıdır, İstanbullu mu? Belki o kendini İstanbullu hisseder ama İstanbul onu Tokat kadar kendinden görür mü bilinmez. Kendisi İstanbullu desin kendine, biz Tokatlı diyelim.

 

            *          *          *

           

Şairim; şimdi ölsem selâ okunmaz bana
Çünkü ben şiir diye anlatıp dert çekeni
Okyanusta gülistan çölde liman görürüm.
Şairim; hiç bir sevda gelip dokunmaz bana
Oysa ben yüreğime batırıp her dikeni
İbrahim’de Pir Sultan, gülde iman görürüm.

Şairim; şairliğim sığarken her nedene
Kanatsız turnalara teslim olmuş sesimi
Kendi gölgemde vatan elde mihman görürüm.
Şairim; şairliğim emanettir bedene
Enel Hak yangınında kül olurken Nesimi
Bağlamasından artan telde Rahman görürüm…”

 

            Şairim diyor diye değil, her hali ve her kelamıyla şair olduğu için şairdir Bizim Yavuz. Cemal Safi arayıp bulmuş onu. Telefonda ilk cümlesi şöyle olmuş. “Sen şairsin oğlum!” Şair bulmak cevher bulmak kadar heyecan verir şairlere. Cemal Safi de bu müthiş anı tek cümlede özetlemiş. Tevazuun özgüvenle harmanlandığı bir tasdikle “Biliyorum efendim” demiş Yavuz Doğan.

            Sen şairsin oğlum.
            Biliyorum efendim. Artık biz de biliyoruz efendim
. Mısralarınla ölümsüzleşmekte olduğunu, kudretli, azametli fanilerin arasında sessizce ebedileştiğini biliyoruz.

 

*          *          *

            Üçüncü Eski, İkinci Yeni’den sonra gelen yepyeni bir soluk. Hem derin ve demlenmiş imgeler, hem Halk Edebiyatının kadim nefesi, hem çağdaş bir dervişin iç çekişidir. Üçüncü Eski beyaz bir kapağa dökülmüş insan ruhunun kızıl bir görüntüsüdür. Üçüncü Eski şimdiden en eskiler kadar ölümsüz, son yeniler kadar tazedir. Hem hecenin hem serbest şiirin muhteşem örnekleriyle bezenmiş hakiki manada “şiir”dir.
            Seksen üç başlıkta cem edilmiş bin yıllık birikim, 41 yıllık demdir. Anadolu kadar eski, Yavuz Doğan kadar genç…

 

*          *          *

 

            Kadim zamanlardan kalma kökboyalı kilimlere aşk dokuyan bir Oğuz gibi ilmek vuran; bilenmiş isyanlarını öfkeli gözyaşlarında damıtan;  umudunu yitirmemek için kendini avutan bir ruh kadar inleyen; kendi sözlerinde kendi tesellilerini dinleyen bir garip adam Yavuz Doğan. Aşk da vatan da kavga da fikir de zikir de kaygı da kadeh de keder de şiirlerinde ete kemiğe bürünür.
            Ve kızı
            Ve annesi
            Ve eşi…

            Şiir kime düşerse onun adı ebedileşir Yavuz Doğan’ın elinde.

 

            *          *          *         

 

            Yedi Ulu Ozandan biri Almuslu Kul Himmet’ten sonra, çağdaş zamanların serbest ozanı Tokatlı Cahit Külebi’den sonra şimdi Tokat yeni bir evladının çığlık çığlığa ölümsüzlüğe doğuşuna şahit olacak: Yavuz Doğan “hiç ümidim yok” dese de ölmeden adının çağları kuşatacağını görecek. Çünkü o “şiir” yazıyor, bunca “şiyir”in öksürdüğü yıllarda:

            “Bir sokak çocuğunun

Çiğnediği jilete

Not ettim şiirimi

 

Tükürürse cinayet

Yutarsa intiharım

 

Ve ben bugün bu yüzden

Babamdan üç yaş küçük

Annemden ihtiyarım”

 

*          *          *

            “Beyefendi senin babandır” diye başladığı düz yazıları var.

            “…Bıraktığın gibiyim üstad.

Kırılgan, hassas, melankolik

Anlayacağın, şark cephesinde değişen bir şey yok…”  şiirle, şairle, kalemle, kâğıtla hesaplaşıyor. Yavuz Doğan “ne derler” zaafına hiç düşmeden, sadece “öyle inandığı için” adımlar atıyor hayata karşı. Üçüncü Eski’yi aslında sadece “öyle inandığı için” böyle hazırlamış, böyle çıkarmış. Kitap kapağındaki görseli kendisi bulup beğenmiş, kendisi için beğenmiş, hemen telifini ödeyip fotoğrafı “evlat edinmiş”. Üçüncü Eski’nin şiirlerini de hatta şiir kitaplarında pek rastlanmayan düz yazılarını da aynı bakış açısıyla belirlemiş.

Peki, güzel olmuş mu?

Evet, olmuş… Hatta, “şiir kitabına” alışılmamış bir yabancılıkla sızan “facebook şairciliği” yazısını bile estetik formlara sokarak, şiir kalitesinde sunmuş okura.

 

*          *          *

“Kabuğuna Çekilmiş Şiir Taneleri”, “İntihar Mektupları” ve şimdi de “Üçüncü Eski”

Takvimin rengi sarı, saatin yurdu gurbet

Demek ki şu gördüğüm

Sonbahar mevsimidir

Dünün dilinde sükut, yarın dilimde hasret

Demek ki bu kördüğüm

İntihar mevsimidir…”

 

Şimdi son sözü yine o “CAN” söylesin:

“…Şimdi bana söylenecek tek söz bırakmadan gidin

Gidin ki güzel cümleler kucaklasın yalanları

Kapıyı arkadan çekin ve son kez bakmadan gidin

Bırakın dağınık kalsın, ben toplarım kalanları

 

 

                                                                                  MAHMUT HASGÜL