UCUBE

Geçen gün deli esen rüzgârdan sonra akşamüstü başlayan yağmur, sabaha kadar devam etmiş. Burada deliren rüzgâr, sahillerimizde çıldırmış nerdeyse. Akşam haberlerinde gösterdiler. Oluşan hortum, seraları dağıtmış. Çatıları uçurmuş, ağaçları kökünden sökmüş. Hatta bir minareyi bile devirmiş. Şükürler olsun ki buralarda öyle felakete neden olmadı ama rüzgârın peşinden başlayan sağanağa kahve ahalisiyle beraber şemsiyesiz, paltosuz, hazırlıksız yakaladık. Hele ki evim yakın da kısa mesafeyi ilkbahar yağmurları altında yürüyerek aldım.

Sabah balkona çıktığımda bahçedeki erik ağacı, açan bem beyaz çiçekleriyle gelin gibi süslenmiş süzülüyordu. Balkondaki çamaşır asılan kablolarda ve henüz çiçeğe durmayan dut ağacının kırılgan dallarında damlacıklar domur domur ve de yerçekimi yasasına uyup aşağı inip inmeme ikirciğindeydiler. Dut ağacı nedense çiçeğini geç açar, meyvesini erken verir.

Sokakta özensiz ve seviyesiz dökülen asfaltla kaldırım arasında göllenen yağmur suyu; hem gece yağan sağanağa tanıklık ediyor, hem de süratli bir aracın geçmesini bekliyordu, kaldırımda yürüyen insanları boylu boyunca ıslatmak için… Göllenen su aynı zamanda belediye ve kaldırım mühendislerinin karnesi mi ki?

Bu güzel havadan yararlanarak şöyle bir kentin merkezine, meydana doğru açılmak istedim. İlk durağım yer altı çarşısının üstü oldu. Kocaman ucube şemsiyelerin altında sıralanan banklarda emekliler oturuyordu. Üçlü banktaki iki kişiye hitaben:

-Bana da yer var mı ağalar?

 -Buyur hacım, baş üzre yerin hazır.

Eş dost ortamlarında şimdiye kadar hocaydım. Meydan sakinleri meclisinde şimden gerü hacı oldum artık. “Söyleyene değil söyletene bak” demişler. Kim bilir ilerde hacı da oluruz inşallah. Çalışırken öğrencilerimden “Hocam” yerine  “Öğretmenim” demelerini isterdim. Şimdi “Hacım” hitabını bile yadırgamıyorum.

Laf lafı açtı ama sigara paketini açamadı. Eskiden duman duman olan emekli sohbetleri, şimdi temiz havada gerçekleşiyor. Laf, döndü dolaştı meydanı süsleyen şemsiyelere geldi. O şemsiyeler ki ters dönmüş; tepeleri yere, ağızları gökyüzüne bakıyor. Kavak ağacı gibi ne dibini gölgeliyor, ne de altına oturanları yağmurdan koruyor. İnsanlar kocaman saksılardaki çam ağaççıklarının gölgesinde yer kapma telaşında. O gölge de, güneşin yer değiştirmesine kadar.

Üzerinde yorumlar yapılan hakkında ileri geri konuşulan işlevsiz ve ucube şemsiyeleri kim, ne amaçla dikmiş? Ne anlayabilen vaar, ne de bir anlam veren...

 

Hani aptal, yağı çok bulunca orasına burasına sürermiş ya işte o hesap… Ya da “Kel başa şimşir tarak.”