ELLİ DÖRT YIL

Birbirimizi görmeyeli tam elli dört yıl olmuş. Oğlu Mustafa, Beşiktaş voleybol takımında oynuyormuş. Beşiktaş’ın Tokatla oynayacağını öğrenince o da düşmüş peşlerine. Tokat’ta iki tane sınıf arkadaşım var diye düşünmüş. Arkadaşlarından biri bendim. Bolu Erkek Öğretmen okulunda üç sene okuduk. İkincisi Naim Yıldız, onunla da İstanbul’da okumuşlar. Tesadüfe bakın ki Mesut, hem benim sınıf arkadaşım olmuş, hem de öğrencim Naim’in…

            Geç vakit gelen telefonundan öğrendim Tokat’a geldiğini. Öğretmenevinde kalıyormuş. Sabah erkenden hediyelik bir kitabım ve de öğretmen okulu mezuniyet yıllığımla Mesut’la buluştuk. “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur” dedikleri bu olmalı. Hoş beş, hal hatırdan sonra yıllığı yatırdık masaya. Ben, arkadaşların çoğunu unutmuşum. O, çoğunu anımsadığı gibi şu andaki durumlarından da haberdar. Kimi örnek yöneticilikteki başarısıyla tanınmış, kimi kooperatif kurup birçok öğretmenin ev sahibi olmasına vesile olmuş. Hastalananlar, vefat edenler, siyasete, ticarete atılanlar, başaranlar, kaybedenler… Birinin ölüm haberine daha çok üzüldüm. Yücel arkadaşımızın “İlerde kitap yazacağını biliyorum. Benden de söz et” cümlesi elli dört yıl sonrasının bir vasiyeti miydi ki?

            Arkadaşlar hakkında onun geniş bilgi sahibi, benim ise uzaylı olmamın sebebi, şansızlığımdan ileri geliyor. Çorumluyum. Bolu’da okurken Ankara’nın doğusundan, Tokat’da görevliyken de Ankara’nın batısından arkadaşım olmadı. Köyümle ablamın gelin olduğu köy arasındaki beş kilometrelik yolda gidip gelen eksik olmazdı. Ne zaman yola çıksam bir Allah’ın kuluna rastlamazdım. Demek ki diyorum, yalnızlık alnıma yazılıp kader olmuş. O yönden de ayrıldığım yerlerdeki sevgililer, sisler dumanlar arasında silinip gitmişler bir bir… Tabii, iz bırakanlar hariç. Az zaman değil, elli dört yıl, dile kolay. Nereden baksan bir ömür…

            Aramıza Naim’inde katılmasıyla: “Burada boşu boşuna oturulmaz. Misafiri gezdirelim” deyip konuğumuza sordum:

            -Maç saat kaç da başlıyor?

            -On yedide.

            - Maç saatine kadar programınız var mı?

            -Hayır?

            -Tokat’ı gezdirmek isteriz. Tarih mi manzara mı?

            -Hepsini de severim. Ayırım yapmam. Naim’e döndüm:

            - Sen de uygun görürsen önce müzeleri gezelim. Gıjgıj’dan Tokat’a bakalım, kuşbakışı. Sonra da Seyir Tepede yemek yiyip maça gidelim.

            -Tamam hocam, evim yakın. Arabayı getireyim onunla gezeriz.

            Araba geldi sırasıyla müzeyi, Latifoğlu Konağı’nı, Atatürk Evi’ni, Mevlevi Dergâhını gezdikten sonra Gıjgıj’ın en tepesine, yansıtıcılara kadar çıktık.

            Maç zamanında başladı.

            Oyunculardan iki numara benim oğlum Mustafa diyor, Mesut. Arkadaşlarının içinde en kısası olduğundan pasör oynuyor. Mustafa’nın boyu bir doksan ikidir. Hakikaten Mustafa, kaptanın omzuna ancak yetişebiliyor. Kaptan olmadığına bakmayın. Takımı o dizayn eder. Mustafa, aklıyla oynar. Hakeme kolay kolay itiraz etmez. 

            İzlediğime ve kanaatime göre futbolda Sergen ne ise, voleybolda Mustafa da o idi. İsabetli pasları, soğukkanlılığı, gerektiğinde arkadaşlarını yatıştırması babasını doğruluyordu. Ne var ki bir arkadaşının sarı kart görmesini engelleyemedi. 

            Maçla ilgili bazı gözlemlerim:

            Kadın ve çocuk sayısı, erkeklere yakındı.

            Maç başlamadan önce her iki kaptana genç kız ve çocukların çiçek vermesi duygulandırıcıydı. Çok alkış aldılar.

            “Tribünde çocuk var” sloganı anlamlıydı. Yüz kızartıcı tezahürat duyulmadı. Maç boyunca hopur hopur hoplayarak tezahürat yapan bir avuç Beşiktaş taraftarı, kendi evlerinde imiş gibi rahattılar.

            “Cehennem buz tutana kadar BJK' liyiz” sloganı ilginç bir zekâ ürünüydü.

            Çarpışarak düşmesine neden olan rakip oyuncunun düşeni kaldırıp onunla kucaklaşması, sahalarda görmeyi arzuladığımız ender, o derece de güzel ve göz yaşartıcı hareketlerdendi.

            On- on bir yaşlarında bir kız çocuğu vardı ki Mesut’un uyarısıyla fark ettik. Sanki Belediye Plevne Spor’un koçuymuş gibi yerinde oturamadı. Kazanılan sayılardaki sevinişi, kaybedilenlerdeki dövünüşünü, oyunculara verdiği taktikleri zevkle izledik. Maçı baştan sona yaşadı. Yöneticilerin, o çocuğa sembolik bir görev vermesi önerilir.  

 

            Teşekkürler Mesut, teşekkürler Naim, varlığınızla dolu dolu bir gün yaşadım. Bu günü unutmayacağım…