PROTOKOL TRİBÜNÜ

Geçen hafta Sakarya’dan gelen ortak sınıf arkadaşımız Mesut’u gezdirirken Naim Yıldız bir ara “Eskiden şeref tribünü derlerdi. Ben bu tabiri sevmiyorum. Ne yani. Burada oturanlar şerefli de diğerleri şerefsiz mi diye düşünürdüm. Son yıllarda adı, Protokol tribünü oldu. Bir zamanlar spordan sorumlu milli eğitim müdürü yardımcısı olmama rağmen basket ve voleybol maçlarında protokol tribününde oturmayı sevmedim, mecbur kalmadıkça da oturmadım.”

            Belediye Plevne Spor ve Beşiktaş voleybol maçı başlamak üzere iken salona ucu ucuna yetiştik. Seyirci tribününde oturacak yer yok. Yalnız protokol tribününde seyrek seki bazı sandalyeler görünüyor. Ancak kapısındaki görevli kuş uçurtmuyor. Naim’e Forsunu kullanıp da bize birer yer bulabilir misin? Deyince görevliyle uzunca bir konuşmadan sonra kapı azıcık aralandı. Biz, aralanan kapıdan süzülürken protokolden bir genç, sana soracağım gibisinden görevliye öyle sert bir bakış attı ki adamcağız ne yapacağını şaşırdı.

            Yerimize oturduktan sonra protokol tribününde oturanlara şöyle bir baktım. Onlar da aynen bizim gibiydiler. Çocuklar, bayanlar, yaşlılar gençler. Burada oturanların neye, hangi kritere, hangi ölçüye göre seçildikleri hakkında sağlıklı bir tahmin yürütemedim. Göğüslerini gere gere gelip rahat koltuklarına kurulduklarına göre demek ki hak etmişler, buralarda oturmayı…

            Bu, Hüseyin Akbaş Kapalı spor salonu idi. Şimdi de Ali Yücel Kapalı Spor salonuna bakalım:

            Ali Yücel’de karşılıklı iki protokol yeri hazırlanmış. Sayı hakemlerinin karşısındaki yer sıradandır. Hüseyin Akbaş'takinden farkı yok. Ama karşısındakine gerçekten protokol derim ben. Öbürü avam için ise bu, asiller için olmalı. Avamın yalnız en ön sırasındaki koltukların önü sehpalıysa asillerde bağımsız ve kaliteli koltuklar, önlerinde meyve suyu, kapalı bardak suları, kuru pastalar ve çerezlerle süslü sehpalar bulunur. Her an emre hazır bir teşrifatçı, ince belli cam bardaklarla ara ara çay servisi yapan sevimli genç bayanlar… Asillerin protokolünü görünce dilimizde çokça kullanılan “Biri yer biri bakar…”  sözünü anımsadım.

            Yavrum Naim, sen anca şerefli şerifsiz laflarını tartış. Elin oğlu fırsatını bulunca saltanatın âlâsını sürüyor. Biz, sıradan seyirciler ise servisi bizim oyuncular atarken Türkiye! Türkiye! diye bağırıyor, Rakipler atarken gürültülü davul sesine güçlü ıslıklarımızla eşlik ediyoruz. Böylece oyuncularımıza moral verdiğimizi, rakiplerin moralini bozduğumuzu varsayıyoruz.

            Kim nerede nasıl saltanat sürerse sürsün. Voleybol seyircisi olarak maç boyunca günlük sıkıntılarımızı unutuyor, hoşça vakit geçiriyoruz. Hele Türkiye’miz de galip geldiyse keyfimize diyecek olmuyor.

 

            Gerisi bizi ilgilendirmiyor, şu üç günlük dünyada…