Erol Afşin

İşitme Engelli Yazarlarımızdan Erol Afşin: İnsan bazen çektiği bir sıkıntı üzerine ya da hissettiği bir sıkıntı üzerine hikâyeler, şiirler yazabilir. Tabii bu doğal bir süreç… Ancak bir engel durumunun yazma konusunu tetikleyecek seviyede olduğunu kendi adıma düşünmüyorum

            Yalçın: Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız, hangi okulları okudunuz?

            Afşin: 1984 yılında Anadolu’nun güzel şehirlerinden biri olan Malatya’da gözlerimi açmışım adına dünya dedikleri âlemde. Herkes gibi benim de çocukluk yıllarım memleketimin sokaklarında geçti. Kâh güldük kâh üzüldük. Diğer çocuklara nazaran belki içimde bazı şeyler ukde olarak kaldı. Belki de erken büyüdüm diğer çocuklara nazaran... Çocuklar zaten hemen büyümek ister ne de olsa… Bunları çok fazla dile getirmiyorum, çünkü insanların anlayış konusundaki bakış açılarının istenilen olgunluğa ulaşması noktasında büyük bir eksik hala mevcut. Bu durum beni zaman zaman yoruyor, sürekli insanları anlamaya çalışmak, onların beni anlamaması ve yine onlar adına da kendimi anlamaya çalışma üçlemesi yıpratıcı bir süreç olabiliyor zaman zaman.

Hangi okulları okuduğum sorusuna gelince, ilk ve ortaokuldan sonra endüstri meslek lisesi bilgisayar bölümünü okudum, ardından İnönü Üniversitesinde Bilgisayar Teknolojisi ve Programlama bölümü ön lisans programını okudum.

            Yalçın: Yazma hikâyenizi anlatır mısınız, ne zaman yazmaya başladınız?

            Afşin: İlkokulu bitirdikten sonra mezun olduğum ilkokulun müdür yardımcısının biri Erol’un kulağı duymuyor, koyun bir işe çalışsın, iş öğrensin demesi üzerine ailem öğretmenin vardır bir bildiği deyip okula göndermedi. Tabii ailemi suçlamam mümkün değil, sonuçta hayat herkes için bir mücadele demek. Ancak bir öğretmenin öğrenciyi okuldan koparma tavsiyesini hiçbir mantık almaz. İki yıl çeşitli yerlerde çıraklık yaptıktan sonra tekrar okul maratonum başladı. Ortaokul yıllarında okuma aşkının filizlenmesi nasip oldu belki de… Türkçe öğretmenimiz Öznur Türk vardı, okulumuza küçük bir kütüphane kurmuş ve her derste defterine not ettiği şiirlerden okurdu bize. Sanırım ufak ufak okuma aşkı orada filizlenmiş olsa gerek. Okuduğum lisenin daha büyük bir kütüphanesi vardı ve orada kitaplarımızı okurduk boş derslerimizde. Yıl sonlarında da “Yunusun Sesi” isimli okul dergisini çıkarıyorduk, orada amatörce derleme yazılarımız oluyordu. Yazma serüvenimiz de böylece başlamış oldu. Tam anlamıyla dergilerde yazmaya ise 2008 yılında başladığımı anımsıyorum.

            Yalçın: Hayatı Kucaklayan Yazılar 3. baskı da yaptı, bu kitabın hikâyesini anlatır mısınız?

            Afşin: 2008 yılında Genç Öğrenci, Genç Gelişim gibi dergilerde sosyal denemeleri yazmamla birlikte bazı yazıları da kitap düşüncem için ayırmaya başladım. Hem dergiye yazılarımı hazırladım gönderdim hem de ileride kitaplaşır düşüncesiyle bazı yazıları kaleme aldım. Hayatı Kucaklayan Yazılar hayata dair denemelerden oluşan bir eser ve 2010 yılında ilk baskısını gerçekleştirdi. Mart 2016 itibariyle de 3. baskı yayımlandı ve okurların ilgisini bekliyor.

            Yalçın: Siz işitme engellisiniz ama işitme cihazıyla duyuyorsunuz, bunun kitap yazmaya etkisi ne oldu?

            Afşin: Bildiğiniz gibi iki çeşit işitme engelli bireyler mevcut biri doğuştan diğeri sonradan… Doğuştan işitme engelli olanların işitme cihazı kullanarak duyması sağlanıyorsa sesleri algılaması ve konuşması gibi etkenler biraz daha geç olabiliyor sonradan işitme yetisini kaybedenler ise bir şok geçirdikten sonra işitme cihazı ile hayata devam etme noktasında azmediyorlar. İşitme yetisi sağlıklı bir iletişim için kaçınılmazdır. Bununla birlikte işitme kaybının geri gelmesi için yapacak bir şey de yok. Teknoloji ne kadar gelişmiş olsa bile işitme sorunu çözülmüş değil, farkındaysanız teknoloji gelişti diyoruz hep tıbbın geliştiğinden bahsetmiyoruz çünkü tıpta gelişen bir şey yok, tıbbi cihazlar teknolojiye paralel olarak gelişmiş oluyor. Tabii iyi bir işitme cihazı ile mevcut duyu yetinizi daha güçlendirebiliyorsunuz. İşitemediğiniz zaman da motivasyon düşüklüğü olabiliyor. Bugün itibariyle yirmi iki yıldır işitme cihazı kullanmış biri olarak tüm bunları kabul etmiş olsam da neticede insanız zaman zaman sıkıntılarımız artabiliyor. İnsan bazen çektiği bir sıkıntı üzerine ya da hissettiği bir sıkıntı üzerine hikâyeler, şiirler yazabilir. Tabii bu doğal bir süreç… Ancak bir engel durumunun yazma konusunu tetikleyecek seviyede olduğunu kendi adıma düşünmüyorum. Genel olarak bazı engel durumlarının yazmayı tetiklediğini görmek mümkün tabii.

            Yalçın: Çok okuyan bir insansınız, bunun hayatınıza ve yazarlık kariyerinize etkisi var mı?

            Afşin: Elimden geldiğince okumaya çalışıyorum, bunun ölçüsü çok mudur bilemiyorum. Okuma serüveni sadece bir şeyler yazmak ve illaki bir şeyler paylaşmak için yapılmaması lazım. Bir yazısında Duran Boz “öğrenmek için okuyorum” demişti. Tam anlamıyla bu hayatı anlamlandırmak, insanı tanımak ve içinde bulunduğumuz bu âlemi tanımlayabilmek adına okuyorum. Ve özümü bulabilmek adına, kendimi tanıyabilmek adına okumaya gayret ediyorum. Okumak aynı zamanda düşünmektir, insana verilen aklın kullanılmasıdır böylelikle. Düşünmeyen akıl ve kullanılmayan akıl ise insan için bir yüktür, dolayısıyla insanı hamal yapar bu durum. Hamallık önemlidir çünkü eşyanın bir yerden başka bir yere naklini sağlar. Ancak kullanmadığı bir şeyin hamallığını yapmak biraz düşündürücüdür. Kullanılmayan bir şeyi sürekli elimizde taşır mıyız, gereksiz diye bir kenara atarız büyük ihtimal… İşte kullanılmayan akıl bu duruma düşebilir. Okumak insanı inceltir ve insan olduğu gerçeğini anımsatır kendine. Gönüllerde ayrı bir edinen Yunus Emre de şöyle der:

İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır diye devam eden şiir şöyle biter: Yiğirmi dokuz hece  / Okursun uçtan uca /Sen elif dersin hoca / Mânâsı ne demektir ** Yunus Emre der hoca / Gerekse bin var hacca / Hepisinden iyice / Bir gönüle girmektir

İşte okumalar insanı düşünmeye sevk eder ve insan da düşündüğü kadar yaşar. Yaptığımız okumalarla kendimizi, çevremizde olan biteni ve çevremizdeki insanları anlayamıyorsak anlamak için gayret etmiyorsak hepsi heba oluyor. Okuma eylemi beşikten mezara kadardır aslında dünyaya gözlerimizi açtığımızda gözlerimizle okuruz kâinatı, ellerimizle hissederiz, kulaklarımızla duyarız ve böylece kâinatı okuma serüvenine devam ederiz. Kâinatı okumaya devam ettikçe biz zamanla insanı okumaya, çevreyi okumaya başlarız ve bu süreç birbirini izleyerek devam eder. Okuma eylemi insanın düşünce yapısını doğrudan ilgilendirdiğinden mutlaka hayatına etki yapacaktır. Biraz önce dedik ya, ya aklımızın hamalı olacağız ya da onu kullanan insanlar… Okumadan yazmak benzin almadan yola çıkan bir arabaya benzer. Durum ne olur, yolda kalırız! Buna göre okumanın mutlaka yazma yetisine etkisi olduğu kaçınılmaz bir gerçek.

            Yalçın: Yazarlarla güzel dostluklar kuruyorsunuz, bunun gelişiminize etkisi nedir?

            Afşin: Yazan kişi derdi olan kişidir. Derdi olan insanlar da bir şeylerin düzelebilmesi adına uğraş veren kimselerdir genelde. Şiirle, hikâye ile deneme veyahut makale ile bir şeyi güzelleştirebilmenin, bir konuya dikkat çekebilmenin arzusunu taşır yazar. İnsan toplumsal bir varlık olduğundan mutlaka başka insanlarla diyalog kuracaktır, ben de anlaşabildiğim konuşabildiğim ve düşüncelerini benimsediğim bazı yazar ve şairlerle konuşuyorum elbette, bu düşünce yapısının gelişmesine ve ortak bir akılda bir araya gelme noktasında faydalı fikir panayırlarının oluşmasına zemin hazırlıyor. Düşünen beyin paslanmaz, bunun da yolu düşünmekten ve faydalı fikir alışverişinden geçer diye düşünüyorum.

            Yalçın: Edebiyat dergilerini de takip ediyorsunuz bu size ne kazandırıyor?

            Afşin: Edebiyat dergilerinde yazan şair ve yazarlar zamana not düşen insanlardır bir bakıma. Günün tarihine bir şiirle, hikâye ya da denemeyle not düşerler. İçinde bulundukları ortamın halet-i ruhiyesinin dışavurumudur bir bakıma. Siz de iyi bilirsiniz ki kitap çıkarmak zahmetli bir iştir, yazıların bir araya getirilmesi onu yayımlayacak bir yayınevinin bulunması gibi süreçler hem uzun hem de yorucu olabilmektedir. Ancak bir dergiye yazı gönderdiğinizde bu süreç daha kısalıyor, çünkü sürekli olarak yayımlanacak dergi var ve burada yazınızı bir bakıma kendi adınıza tescillemiş oluyorsunuz. İleride bunu kitabınıza almanızın önünde hiçbir engel yok. Dolayısıyla dergiler vasıtasıyla birçok şiir, hikâye ve denemeyi okuyabildiğimiz gibi aynı zamanda yayımlanması için gönderebiliyoruz da… Bize neler kazandırdığı noktasında ise okumanın bize kazandırdıkları hakkında söylediklerim burada da geçerlidir.

            Yalçın: Gençler daha çok okumadan yazmayı seviyorlar genelde, bunu nasıl karşılıyorsunuz?

            Afşin: Zaman hız çağı, tahammülün azaldığı bir dönemdeyiz maalesef. Her şeyin biran önce olmasını ve bitmesini istiyoruz. Bütün işlerimiz anında neticelensin, sonuca ulaşılsın gibi bir sabırsızlığımız söz konusu. Tablet, telefon ve internetle birlikte bilgiye hemen ulaşır olduk. İçinde bulunduğumuz genç neslin ve bizden sonraki nesillerin sabırsızlığını anlamak bir ölçüde mümkün. Ancak yukarıda da kısaca bahsi geçti: “Okumadan yazmak benzin almadan yola çıkan arabaya benzer. Durum ne olur, yolda kalırız!” Yazma işinin gerçekleşmesi için yazacak bir şeylerin olması lazım. Tarlayı ekebilmek için nasıl tohuma ihtiyaç duyuyorsak yazmak için de bir kaynağa ihtiyacımız var. Tohumu ektikten sonra iş bitiyor mu? Hayır, ona gübre vermek su vermek zorundasınız ki yeşersin. Yeşerdikten sonra da yine bakım yapmanız lazım ki hep canlı kalabilsin. Yazmak da böyle bir şey… Beslendiğimiz bir kaynak olacak ve bu kaynağın tükenmemesi için sürekli olarak okumak şart. Bunun başka bir yolu yok.

            Yalçın: Okumak, yazmak ve yaşamak arasında ne gibi farklar var size göre? 

            Afşin: Aslında birbiriyle bağlantılı ve pek fazla bir farkı yok. Hayatın tam içinde olan kavramlar yani… Okuyoruz, yaşayarak gözlemliyoruz ve neticede bunu herhangi bir türle yazarak başka insanlara ulaştırıyoruz. Bu bazen bir resimle de olabilir, yazıyla ya da mimari bir eserle… Bugün Mimar Sinan’ın eserleri okunuyor mesela. Evet, koskoca şaheser yapıtlar incelenerek ilmek ilmek okunuyor adeta. Onu okuyarak o zamana bir yolculuk yapmak için uğraşılıyor. Sırları görebilmek adına, işin inceliğini yakalayabilmek adına…

            Yalçın: Yazar olmak isteyen gençlere ve özellikle işitme engellilere neler söylemek istersiniz?

 

            Afşin: Yazar olmak isteyen gençlere tavsiyelerimi yukarıda biraz sıraladım, bu bizim için de geçerli tabii. Kaynak dolmadan yazmak, kaynağı beslemeden yazmaya devam etmek mümkün değildir. İşitme engelli yazar adayları ise yine aynı şekilde okuması ve gözlemlemesi gerekiyor. Elbette duyma konusundaki sıkıntılardan dolayı bazı dezavantajlar olsa da birçok kaynağa ulaşma ve okuma konusunda eskiye nazaran şanslı sayılırız. Çünkü kitaba ulaşmak ve onları temin etme noktasında internet teknolojisi bize yardımcı oluyor. İşitme engelli yazar adaylarına kaynağı beslemenin yanı sıra teknolojiyi de iyi kullanmalarını salık veririm. Çünkü teknoloji bizim bazı dezavantajlı alanlarımızı kapatmamıza olanak veriyor. Bunu sadece yazma eylemi için değil iş yaşamı için de düşünmek mümkündür. Bir de karamsarlığa düşmemek lazım, çünkü yazan insan zaman zaman karamsar bir tablo çizer gibi olsa da aslında yazma eylemi bir ümitvar oluşun göstergesidir yarınlar adına. Geçmişten bu yana insanlığın kat ettiği yollar, bu okumalar ve yazmaların neticesinde meydana geldi neticede. Misafir olduğumuz bu gök kubbede hoş bir sada bırakabilmek adına tüm bu uğraşlar. Ümitsizliğe kapılmadan yola devam etmek yaraşır bize. Yollar uzar gider ama o yollar aşıldıkça da biter diye umut ediyorum.