AHISKA TÜRKLERİ (1)

“Allahverdi Piriyev Muallimi dinlerken”

Ağustos ortasının saniyeleri altın ayarlı bir günün, güneş sonrası saatlerinde sahilin akıntısına kapılmış, rüzgârca yürüyorum. Onca kalabalığı, Hazar’ın güzelliğini, yüreğimin derinliklerine saldım, ötelere akıyorum. Ötelerin ötesine... Ötelerin ötesi uykusuz geceler getirecek bana. Türk dünyasının bir noktasında toplu iğne kadar bir şeyler olsa, günlerle gecelerimi birleştirecek.

Bakü’de, Porto fino masalarından oturduğum mahalleye giden insanlara akıyor, neler oluyor bana dediğimde sahile bakıyor gözlerim. Bilirim yapraklar savrulur kendince, şarkılar kendini ağıra

satar, türkülere ulaşmanın zorluğunu tam yaşayacakken, vadilerinden Kelkit’e uzanırsın kendince, bir Emriye nineye laf atar, bir Anağız’la sohbet koyulaşır.

Bir sarı mevsim oturur, Bakü semalarına ağustos ortasında. Bulutlara sitem makamında

mahnılar söyler. Doludizgin terlemiş bir tenin ağırlığında, Ya Rab bu ne güzel şehir der, bu şehirde olmanın mutluluğunu yaşarken. Kapatıyorum gözlerimi. Kendimi dinlemek istiyorum. Masam çok kalabalık... Bugün aldığım doktora nedeniyle tebrikler uzadıkça uzuyor. Uzadıkça küçülüyor, terliyor, duygulanıyor, her şeyi gözlerime havale ediyorum. Dost ve arkadaşlar kutluyor, ben omuzlarıma oturan bir büyük davanın yarınlara uzanan ağırlığını hissediyorum. Biliyorum sonbahar bu şehre de gelecek. Toprakta yetişen her şeyin hasat vakti tamamdır. Ya geç kalanlar... Ya hasadı olmayanlar?...

Biliyor musun ağustos ortasında Bakü’de çayı yudumlarken seni aradım Hüseyin dede. Seni özledim. İstedim ki yanımda olasın. İstedim ki bugün olanları benimle beraber yaşadıktan sonra bana sahip çıkasın. Kendimi böylesine mutluluk gözyaşlarına bırakmazdım. Seksen küsur yaşın birikimleriyle sen tutardın beni. “Gözlerini kapat oğul. Kendini dinle. Yüreğini avuçlarına al. Dakikalarca kal öyle. Sonra sessizce git elini yüzünü yıka. Gözlerin açık etrafı dinle. Oturduğun

yerden kalktığında yürüyeceğin yolları incele. Yavaş oğul. Usul usul... Acele yok. Telaş yok.” kulaklarıma fısıldıyor gibisin. Hissediyorum. Duyuyorum sanki... Sen değil miydin daha lise

yıllarımda “Türkiye dışında da Türkler var .” diye saatlerce anlatan. Durmadan Kars’ta tamamladığın askerlik günlerini anlatıp dururdun. “Gün bugün oğul... Sen o dünyayı kucakladın artık. O dünyanın sevdalarını yakaladın. Bana ihtiyaç yok. Sen kardeşlerinin yanında, dostlarının masasındasın...”

Şimdi sus Hüseyin dede. Söylediklerini bilirim. Düşünürüm. Lakin yüreğimde bir şeyler oluyor. Kalbe giden bütün damarlar yoldan çıktı, tutamıyorum kendimi. Yangınlar oluştu yüreğimde, önce yanıyor, yanıyor, yanıyorum... Sonra kar yağıyor yüreğime ağustos ortasında...

Bunca yıl sonra, kırk yaş ötesinde taşırım bunca yükü. Dört yanım toz duman olsa da, uğrunda ölmeği hiç saydığım gül vursa da... Bakü mahnılarına Anadolu ağıtları karışsa da taşırım. Bu benim dünyam. Bu benim yarınım. Ağcabedi Kaçkınlar Kampında bir Karabağ şehidinin oğlu kadar sağlam yüreğim. Deveci yamaçlarında bir koyun çobanı kadar dik başım. Guba dağlarında Ali dedenin yalnızlığa meydan okuyan yanık mahnıları kadar ses vereceğim artık.

Ey benim çocukluğum! Kelkit’e tutkunluğum... Şu anda Hazar üç yüz metre ötede Natavan’ın Heykeli’nin yanında havuz bağlarına doğru yürüyorum. Biraz sonra havuz başında oturup, Targov’daki insan seline kapılacağım. Eczacı Sait Bey’e selam verecek, Kasetçi Emin’den yeni kasetleri öğrenecek, Star Restoranda lahmacun yiyeceğim. Biliyorum biraz sonra gün boyu yanımdan ayrılmayan Ahıska Türkleri’nin aksakalı Allahverdi Piriyev Muallimle gece boyunca yetmiş yılın tahlilini yapacağız. Ahıska Türkleri’nin destanlaşan ve bugün de devam eden sürgün hikâyesini

dinleyeceğim. Çam kokulu, ana kucağı kadar sıcak vatan toprağından sürgün edilen, Sovyetlerin dört bucağına bilinçli dağıtılan ve yok edilmek istenen insanların dramını dinleyeceğim. Pembe panjurlu villalarda yaşayan sözüm ona dünyanın efendilerinin saltanatlarındaki perdeleri aralayacağım kendimce. Renklerin karışımından oluşan tabloların karmaşıklığında nağme adamın (Adil Mirseyid) fırçasına ulaşıp Türk dünyası sevdalılarından Elçin İsgenderzade’nin yüreğine merhaba diyecek, tarihin derinliklerinden bugüne akacağım delice.

Oturduğum masadan kalkarken lahmacunları yapan ustaya teşekkür ederek lokantadan ayrılıyorum. Hava hala sıcak… Serin vadilerin türkülerine konu olmuş Hüma kuşum uzaklarda kaldı. Dumanlı dağların sisi, çisesi, rüzgârı terk etmiş bu şehri. Bir ceylan sekişince koşmak istiyor canım. Beynim hâlâ jimnastik yapmaya hazır değil... İçimde ne varsa dışarı ata bilsem çocukça

rahatlayacağım ya da alabildiğince gözlerimi boşaltabilsem. Vücudumu alt üst eden, ne kadar su varsa gözlerden dışarı salsam eve gitmeye hazır hissedeceğim kendimi. 16 Ağustos 2003/ Bakü

(Baş,2016,Necesen Yahşısan mı,Akçağ, sayfa:60,61)

Not: Ahıska, günümüzde Gürcistan sınırları içerisinde yer alan, Türkiye sınırına 15 km. uzaklıkta olan ve Dede Korkut hikâyelerinde geçen eski bir Oğuz Beldesidir (Yurdudur).

Allah nasip ederse önümüzdeki günlerde Ahıska yurdunu görecek ve gezi yazısı hazırlayacağım.

Son aldığım habere göre; Allahverdi PİRİYEV Kazakistan’da vefat etti. Allah rahmet eylesin. Mekanı Cennet osun.

 

Devam edecek.