KÖYCEĞİZ -1-

(gezi notlarımdan)

KÖYCEĞİZ  -1-

            Dalyan dönüşü uğramıştık, bir çay içimi. Köyceğiz’de elli yıllık aziz arkadaşım Aziz Mersin oturuyordu. Onu haberdar ettim. Göl kıyısında şirin bir kafenin bahçesinde buluştuk. Ankara’dan, İzmir’den Toka’dan toplanan dostlarla Köyceğiz’de buluşmak ilginç, ilginç olduğu kadar da sevindirici bir duyguydu, benim için.

            Tanıştırdım arkadaşlarımı. Sohbet sırasında Rodos’u da gezeceğimizi söyleyince Aziz, Rodos’un buralardan pek farkının olmadığını, görülesi bir yer diye şelaleye götürdüklerini şelalenin suyunun ise işaret parmağı kadar aktığını, dolayısıyla boşuna zahmet etmeyin dedi. Ne var ki programa alınmış. Çaresiz gideceğiz. Arkadaşlarımızın Rodos’dan dönünceye kadar misafiri olmamızı teklif etti. Sürüden ayrılanı kurt kapar gerekçesiyle gezimizin son gününde saat on ikide otelden ayrılmak zorundayız Tokat’a dönüş saatimiz on sekizdir. Böylece altı saatlik bir boşluğumuz olacak o arada Köyceğiz’e uğrar bolca görüşürüz diyerek Aziz’den izin aldık.

            Otelden hesabı kesip Marmaris terminaline gelince eşimin elinde hafif iki poşet, benim elimde yolculuğun tüm ağırlığını taşıyan tekerlekli kocaman bir valiz.  Yüklerle yaklaştığımız Tokat Seyahat’in dik merdiveninde zorlanacağımı düşünen eşim, elindekileri bırakıp bana yardıma hazırlanırken güçlü bir el yapıştı valizimize. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez derler. İşte o el, Veli Çoban’ın kılığına giren Hızır’ın eliydi. Kurban olduğum Allah, daraltıyor da bunaltmıyor. Ne zaman daralsam, tanıdığım tanımadığım birisinin kılığına giren Hızır, hemen yanımdadır. Dağ başında arabamın iki lastiği de patladığında yetişen Çarşambalı ve de bisikletli delikanlı, Ortaca yokuşunda su kaynatınca hacı murat, bir kamyonetin sürücüsüydü, Hızır… 

            Yüklerimizi Yazıhanedekilere emanet ettik, 18.20’de Gökova kavşağında buluşmak dileğiyle Aziz dostum Aziz’le buluşmak niyetiyle Köyceğiz dolmuşuna kurulduk.

            Azizle sınıf arkadaşıydık. İki yıl aynı sınıfta okuduk. Mezun olduktan yirmi yıl sonra Köyceğiz’de bir kez daha buluşmuştuk. Yedi gün öğretmenevinde kalmıştık ta çevreyi her gün beraber gezdik. Dalamanı, Sarı Germeyi o zaman görmüştük. O günlerde bir sabah, arabamın başında bir askerin beklediğini gördüm. Sebebini sorduğumda “Tokat plakasının yanında hasret gideriyorum” yanıtını alınca burnumun direği sızlamıştı.

            Dalgınlığı ve güçlü hafızasıyla ünlüydü, Aziz. Yirmi yıl sonra karşılaştığımızda ilk sözü, “Sen Küreli ve aleviydin değil mi? Benim ortağım da alevi” demişti. Oysa ben onu Köyceğizli sanıyordum. Ula ilçesindenmiş. Dalgınlığına örnek: Küçücük Köyceğiz’de arabasını koyduğu yeri unutmuş. Polisten yardım istemiş. Neden sonra bir sokaktan geçerken arabasına benzettiği araca bakarken iki gün önce buraya park ettiğini hatırlamış. Akşam oturmasına gittikleri bir evde köpek, bir ayakkabıyı götürmüş. Ayakkabıları çeviren evin hanımı tek ayakkabının ona ait olduğunu tahmin etmiş. Gelse gelse bir ayakkabıyla ancak Aziz Bey gelir demiş ama yanılmış. Çünkü eşsiz ayakkabının sahibi başkası çıkmış.

            Bizi terminalden alan Aziz, doğruca avukatlık bürosuna götürdü. Genç avukatlardan söz ettiğine göre sanırım şirketleşmişler. Avukatların şirketleşmesi, ne beni, ne de okuyucuyu ilgilendirir. Ancak, ofisleri çok güzeldi. Raflar dolusu koca koca kitaplar, dergi ve gazeteler… Çaylar içildikten sonra “Gelin pazar yerini gezelim” önerisiyle pazarı gezdik.

            Kocaman bir alana kapalı pazar yapılmış.  Uğradığım yerlerin pazarını gezmeyi severim. Pazarcıların değil de yöre halkının pazarladıklarıyla ilgilenirim. Böylece köylünün geçim kaynağı hakkında fikir edinmeye çalışırım. Aziz, bir taraftan bilemeyeceğimizi tahmin ettiği yöreye has bitki ve meyvelerin adını soruyor satıcıya. Yöre ağzıyla aldığı yanıtı bize anlayacağımız şiveyle aktarıyordu. Hatta yaşanmış bir olayı, şöyle anlattı: “Yetkilinin biri, bizim köylüleri karşılaması için bir görevli göndermiş. Köylülerimizin şivesini anlayamayan görevli, geri dönünce amirine: “Konuşmalarını anlayamadım. Bunlar Fransız heral.” diye bilgi vermiş. Oysa köylülerimiz, her soruya dosdoğru ve de Türkçe yanıtlar verip dururlarmış” 

            Tokat belediyesi yıllarca niyetlenir kapalı pazar yapmaya. Ya uygun yer bulamaz, ya da hatırlıların mülküne zarar vermemek için olmalı, bir türlü gerçekleştiremez niyetini. Bundan yirmi beş otuz sene önce beldelerde bile pazarlar kurulurken Tokat’ta kurulmazdı. Sebebi sorulduğunda çoğunluğun bahçesi var. Olmayanlar da ihtiyaçlarını manavlardan sağlasın denirdi. Şimdi balkonumdan pazarcıları seyrediyorum da hallerine çok üzülüyorum. Yağmurda karda, sarı sıcakta çadır açıp çadır kapamaları çekilecek gibi değil…

 

            Ellerin pazarlarını görünce…