Sonsuzluk Yolu

Dün gece, gecelerin ve gündüzlerin sahibi Yüce Yaratan’a sığınarak sakin bir mekanda iftar ve sahuru geçirmek için kendimi tabiatın kucağına atmıştım.  Kaç zamandır çölde susuz kalan  mecnun misalli beklediğim günü yaşamak için büyük bir coşku ve heyecanla arabamı sürdüm.  Akşamüzeri küçük fidanların eteğine kurdum otağımı… Önümde pırıl pırıl bir göl, semada sessizliğin soluklandığı bir an ve yanı başımda kim bilir hangi zamanda kalmış onlarca hamuşan…

            İftarın sevinci, içimdeki sevinçten ne kadar cılız kaldı bilmiyorum. Etim, kemiğim, aklım, beynim bütün zerrem sesiz bir çığlığa doğru koşuyor…   Birkaç lokmada bitirdiğim nevalemi, yudumladığım çayla bitirmek istiyorum. Tam bu sırada çalıların arasında bir kıpırtı, yalnız olmadığımı hatırlattı. Yılan mı, çıyan mı, kurt mu, kuş mu bilmiyorum... Öylece kaldım…  Acaba bu kıpırtının sahibi de aç mı? Yoksa benim gibi gönül yarası depreşmiş bir aciz mi?

            Sustum ve bekledim. Düşünceyi düşünceye ekledim. Kendimle cebelleştim bir nice zaman… Sonra bir bülbül, önce yavaş yavaş sonra hızlanarak, daha sonra uzun nağmelerle gönül soframa ortak oldu…

            Ayağa kalktım, sağa sola baktım. Gördüğüm şey benliğime aktı, ruhumu derinden derine yaktı.   Nurdan bir parça haline dönen gölün üzerinde birkaç kuş kanat çırptı, ufuk ötesinde firuze renkler raks etmeye başladı.  Sema ayakta, bulutlar el ele tutuşmuş, “Allah! Allah!...” diye, bir o yana bir bu yana koşmakta…

            Yemyeşil otların arasında secde gülleri devşirirken ne benliğim farkında, ne ruhum farkında… Bilmeden, bildirilmeden bir ak küheylanın sırtında semaya doğru kanatlanıp uçuyorum.  Ta uzaklara, Fahri Kâinatın beldelerine kadar uzanıyorum. Ravza-i Mutahhara’ya yüz sürüyorum, Kâbe-i Muazzamın etrafında bir pervane oluyorum. Şavkından düşüp bayılıyorum, omuzlara kaldırılıyorum, sessiz ve sakin… Birileri arkamda “Her nefis ölümü tadacak” diye dua ediyor, birileri sevinç gözyaşlarını kimse görmesin diye içine akıtıyor. Birileri tebessüm ederek ay yıldızlı bayrağı üstüme atıyor. Ben öylece bakıyorum. “Bu ben miyim? Eğer bu bensem, konuşan, düşünen, nur parçası bir gölün kenarında secde gülleri devşiren kim? Kim, Allah’ım kim?”

            Ellerim semada, gönlüm yerin yedi kat altında; yalnızlığın sahibine yalvarıyorum. “Ey Allah’ım her türlü noksanlıktan münezzeh sensin! Senden başka sığınacak duldamız yok, aciz olan biz, muhtaç olan biz; hamd sana, şükür sana, izzet sana; acziyet ve yakarma bize…

            Sema Senin, Yer Senin, Gök Senin

            Hiçbir Yerde Yoktur Dengin Senin

            Ey Allah’ım, "Harun Reşid, Behlül Dânâ Hazretlerine:

            -Ey iki gözüm Behlül! Şu bir kese altını al, sana hediyemdir. Bir ihtiyacını giderirsin!’ dediğinde; Behlül Dânâ Hazretleri:

            -Ey Harun! Allah senin rabbin de benin rabbim değil mi? Seni hatırlayıp da, beni unutur mu? Sen niye ipi boynuna takıp da kendini ateşe sürüklüyorsun?” demişti.

            Ey Allah’ım biz, yalnız bizi değil, yerdeki karıncayı denizdeki balığı, bin bir çiçekten bal devşiren arıyı, kurdu, kuşu unutmadığını biliyoruz.

            Ne olur Allah’ım, içimizdeki sancıları, memleketimizdeki acıları dindir, semadan azap yerine, nur yağmurları indir!...”

            Ellerimi indirdim. Yere kapandım, ağladım ağladım… Yüreğimi dağladım.

            Bir saka, bir ispinoz ve o bülbül, şakıyarak bana teselli oldu. Yüreğimle nur gölünün üzerinde bir kez daha kanatlandım. 

            Yolum Arafat Yolu… Yolum Nur Dağı Yolu…

            Yolum Sonsuzluk Yolu…

            Evet dedim ya, dün akşam, bir gölün kenarındaydım. Almus Baraj Gölünün kenarında… Gördüğüm onca güzelliğin sahibine binlerce şükürler olsun!... Bizi insan olarak yaratana, bu aklı bu fikri; bunca gören gözü, işiten kulağı, hisseden yüreği verene şükürler olsun! Şükürler olsun!...

 

MEHMET EMİN ULU