ŞEHRİMİZE HOŞ GELDİN PAŞAM

97 yıl önceydi ilk gelişiniz. Tokat’ı, Tokatlıyı ilk kez kucaklayışınız, ilk kez selamlayışınız onlara duyduğunuz güvenin bir ifadesiydi belli ki... Yeşilırmak Vadisinin yağız, fedakâr, vefakâr vatan severleri sana ve yoluna yüreklerini koymuşlardı. Çünkü vatan tehlikedeydi. Bu maküs talihi aşmak için de bu milletin “azim ve kararına” çok acil ihtiyaç vardı. Kurtuluş milletin kendi elindeydi.

            İstanbul’un işgal edildiğini duyan Tokat halkı zamanının en büyük gösteri ve mitinglerini yapmış, işgale karşı haykırmışlardır. Bu olay üzerine gizlice şehrimizi gelen Mustafa Kemal Sivas’a geçmek için uygun zamanı kollamıştır. Kurtuluşun Anadolu’dan başlaması gerekiyordu. Amasya, Sivas, Erzurum üçgeninde Mustafa Kemal’in kısa zamanda büyük işler başarmasının gizemi Tokat gezilerinde saklı olmasıydı. Zira onun bu kurtuluş mücadelesini hisseden dahili ve harici bedhahlar iş başındaydılar. O bunların her birini biliyor ve tedbirini alıyordu.

            26 Haziran 1919 günü geldi Tokat’a. Bu geliş ülkenin ve şehrin tarihinde yeni bir çığır açmıştı. Yolunu bekleyen vatan sevdalıları da onu bekliyordu. Bugün halâ geçerliliğini koruyan, ders alınması gereken sövleviyle gönüllerdeki kurtuluş meşalesini yakan Mustafa Kemal şöyle diyordu.

            “…Hiçbir savunma vasıtasına sahip olmasak dahi dişimizle, tırnağımızla, zayıf ve dermansız kolumuzla mücadele ederek şeref ve haysiyetimizi, namusumuzu müdafaa etmeyi zaruri görüyorum. Tarih bize vatan uğruna canını, malını esirgemeyen milletlerin asla ölmediklerini, halâ yaşadıklarını göstermektedir. Ben hayatımı hiçbir zaman milletimden üstün görmedim. Ve görmeyeceğim. Her an milletim için şerefimle ölmeye hazırım…” işte bu sözler… Bu sözler ki, Mustafa Kemal’in milletine olan sevdasını kutsallaştırırken, ülkenin kurtuluşu için de birlik ve beraberliğe duyulan aciliyetin ifadeleriydi.

            Kurtuluş dönemlerinde üç kez ilimize gelen ulu önder, sonralarda da üç kez daha geldiği bu güzel yöremizde her gelişi dillere, kalemlere konu olacak görsel ve tarihsel onlarca anı bırakmıştır.

            1930’lu yıllara rastlayan en son gelişi o günleri yaşayan Tokatlı insanların anlatımlarıyla olağan güzelliklerle dolu bir zaman dilimidir. Çünkü Mustafa Kemal Cumhuriyeti kurmuş, siyasal ve sosyal değişimlerle ülkenin dört bir yanına ışık saçmaktadır.

            Tokat da bu ışıktan elbette ki nasibini alacaktı. Zira Çanakkale’de, Sakarya’da, Afyon Ovası’nda omuz omuza çarpıştığı Mehmetleri vardı bu güzel topraklarda.

            Öyle de oldu. Tokat halkı paşalarının geleceğini haber almışlardı. Bir nesil “Sana borçluyuz taa.. derinden…” paşam diyorlardı.

            Genç, ihtiyar, kadın, çocuk yolunu bekliyorlardı. İşte bu genç kadınlardan biri muallim Mehmet Kemal Özdilek’in eşi Münire hanımdı. O bir gazi eşiydi üstelik. Nasıl karşılamazdı paşasını. Ve anlatıyor:

            “… Günlerdir herkeste bir heyecan, telaş vardı. Erkekler geceden inmişlerdi şehre. Biz kadınlar, üç beş komşuyla küçük bağ evimizin önünde toplandık. Kararlıydık gitmeye… Onu görmeliydik. Henüz bir çocuk annesiydim. Teyzemin kızı Hafize Hatun da yeni gelindi. O da istiyordu paşasını görmeyi. Kırık dökük fanuslarla sabaha karşı yola çıktık. Beş tane genç kadın. Tan yeri ağarmaya başlamıştı. Uç gün önce gelen sel bağ yollarını taş ve kayalarla doldurmuştu. Zorluklarla geçtik ve bağ yollarını ana yola bağlayan cılga yola indik. Az ilerde de ana yol ırmak boyunca uzanıyordu. Ortalık aydınlanmıştı. Karşıdan tek atlı bir yaylı arabası geliyordu. Bizi görünce durdu. Mustafa Kemal paşayı görmeyi gittiğimizi söyledik. Yaylıya bindik ki içerde bebeğini emziren bir genç kadın ve iki de yaşlı bayan. Onlar da paşalarına gidiyorlarmış. Sevindik.

            Büyük köprüden geçerken yukarıya doğru yürüyen insanlar dikkatimizi çekti. Herkes paşalarını karşılamaya gidiyorlardı.

            Yaylıcı bizi Taşhan’ın dibinde indirdi. Oralar da kalabalıktı. Süslü çardaklar yapılmış “Reisicumhurumuz hoş geldin” yazıyordu üstlerinde.

            Onbeş yirmi tane bayandık. Bir kaçı öğretmendi herhalde ki giyimleri çok moderndi. Heyecanla bekliyorduk ki belediyeden çıkmış bize doğru geldiğini söylediler. Az sonraydı, baktık Mustafa Kemal yakınımızda.

            -Yaşa, varol… sesleri yükseliyordu. Onu gördük. Bir elinde şapkası, diğer elindeki mendiliyle terini siliyordu. Kalabalıktan öne çıkan yaşlı bir kadın “terine gurban olayım paşam namusumuzu kurtardın…” diye önüne atıldı. Kadının ellerini tutan Mustafa Kemal sırtını sıvazlayarak ona ve yanındakilere bir şeyler söyledi. Lakin duyamadık. Hep gülümsüyor, elleriyle de bizleri selamlıyordu. Sesimiz fazla çıkmıyordu ama selamına selamla karşılık veriyorduk.

            Çok iri yapılı değildi. Orta boylu, güzel giyimli, kendinden emin görünüşü vardı. Bekleyip herkesi dinliyordu. Onu görmek benim için büyük bir şans ve farklılıktı. Bakın şimdi de size anlatıyorum bütün bunları. Siz de çocuklarınıza anlatın!” diyordu anneannem.

            Görünen oydu ki Mustafa Kemal ülküsünün anaları, bacıları, kızları, kadınlarıydı bunlar. Birçoğu okur yazar bile değillerdi. İletişimin en kıt olduğu dönemlerde paşalarını çok iyi anlamış, onun yanında olmuş, ona inanmışlardı. Birçoğunun canı, kanı, yüreği vatan uğruna şehit olmuşlardı. Hepsi bunların farkındaydılar. Onlar için vatan namustu çünkü.

            İşte bu farkında oluş ki, gecenin köründe onları bağ yollarının karanlıklarına rağmen yollara dökmüştür.

            İşte bu analar ki Mustafa Kemallerini yüreklerinde hisseder onanla coşan analardı.

            İşte yıllardan bu yana bu duygu ve düşünce seli, yer yer, zaman zaman sıkıntı yaşasa da Mustafa Kemal ülküsünü, Mustafa Kemal Atatürk sevdasını özünde hep canlı tutarak 97. Yıla taşımıştır.

            Bugün o gündür. 26 Haziran 1919’dan 26 Haziran 2016…

            Nice 100. Yıllara temennisiyle,

            “Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa”

            İlimize, gönlümüze hoş geldin Paşam.

 

Esen kalın.