DOĞDUĞU TOPRAKLARA NİKSAR’A HASRET BİR ŞAHSİYET

DOĞDUĞU TOPRAKLARA NİKSAR’A HASRET BİR ŞAHSİYET

GAZETECİ AHMET GÜNER ELGİN

Hasan AKAR

“15 Temmuz 2016 Cuma günü akşamı, Türklüğün ve İslamiyet’in bayraktarlığını yapan ,şehit kanlarıyla sulanmış son kalemiz aziz vatanımızın, Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için dış kaynakların talimatıyla cereyan ettirilen darbe teşebbüsünü şiddetle kınıyor, olaylarda görevleri başında şehadet şerbetini içen güvenlik mensuplarına, milli iradenin yaşaması için canlarını feda eden vatandaşlarımıza Yüce Mevla’dan rahmet diliyorum.”

Niksar ve Erzurumlu Emrah’la ilgili pek çok çalışmaya imza atmış olan rahmetli Mustafa Necati ELGİN’in (1907-1977) oğlu Ahmet Güner ELGİN’le 2015 Ramazanında aldığım randevu üzerine İstanbul-Şişli’de bir alışveriş merkezinin kafeteryasında buluştuk. Daha önceki yıllarda telefonla görüşüp Niksar’la ilgili pek çok belge ve fotoğrafı bize gönderen, hatta babasının arşivindeki el yazması Erzurumlu Emrah Divanı’nı Konya’daki dostlarından temin etmemize yardımcı olan, Niksar Belediyesi kültür yayını olarak basımına katkıda bulunan ELGİN’le karşı karşıyaydık artık. Aslında önceki yıllarda Erzurumlu Emrah ve Cahit KÜLEBİ etkinliklerine Niksar Belediyesi tarafından onur konuğu olarak davet edilmişti ama sıhhati yolculuğa elvermeyince gelememişti.

Ahmet Güner Elgin, 13 Ocak 1932 tarihinde Niksar Melik Gazi Mahallesinde doğmuş, hayatı çok değişik olaylarla geçmiş, babasının 1939 depremi sonrası tayininin Konya’ya çıkması üzerine ilkokul yıllarında bu güzel şehirden ayrılmıştır. ELGİN’in bir daha da Niksar’a gelmesi hayal olmuş ama ümidini de her şeye rağmen kaybetmiş değil. Şimdi İstanbul’da, hatıralarıyla tek başına mütevazı hayatını sürdürmeye çalışıyor.

Onunla üç saate yakın oturup sohbet ettik, sıkılmadı. Yorulduysanız kalkalım sözlerime gülümseyerek itiraz etti. Ben bir daha Niksar’ı kiminle yaşayacağım diyerek hatıraların içine daldı gitti. Dolayısıyla biz de sözü, Kelkit Irmağında hatıralarıyla yüzmeye başlayan Ahmet Güner Elgin’e bıraktık:

“Babam, Niksar Melik Gazi İlkokulunda öğretmendi. İyi bir tahsil görmüş olan annem Ankara Numune Mektebi mezunuydu. Annem Semiha Elgin’in babası Osman Özbek askerdi. Dedem, Çerkez Şabanoğullarından. Topal Osman’la beraber Karadeniz’in Rum eşkıyalarından temizlenmesinde çalışmışlar.

Babamın vazifesi nedeniyle ben de Melikgazi İlkokulu’nda altı yaşında başladım eğitime. İlkokul birinci sınıfta iken 26 Aralık 1939‘da deprem oldu. Durduğumuz kiralık ahşap ev şehrin tanınmış şahsiyetlerinden Mustafa Özdemir’e aitti; çok az hasar gördü ve ev yıkılmadı. Annem gece karanlığında bizi hemen evden çıkarıp dışarıya attı. Dolayısıyla bizim aileden bir kayıp olmadı.

Deprem sırasında babam yanımızda değildi. Devlet tarafından Reşadiye Bereketli İlkokulu’nda kurucu müdür olarak görevlendirilmişti. Bizleri Kelkit Irmağı yakınına topladılar. Tabii her taraf kar, kış ve soğuk. Her tarafta ölü ve yaralılar vardı. O zaman bütün Niksar halkı gibi bizler de epeyce sefalet ve sıkıntı çektik, devlet yok, yardım yok. Herkesin psikolojisi haliyle bozuk kendi imkânlarıyla yaralarını sarmaya çalışıyordu. Kilimlerden, halılardan çadırlar yapıldı. Çocuk halimle doksan sarsıntı saydım.

Babam on sekiz gün karadan yürüyerek perişan bir halde Reşadiye Bereketli’den Niksar’a ancak gelebildi. Zira yollar yarılmış, arazi bazı yerlerde parça parça olmuştu. Yolda gördüklerine ailemizi sormuş .”Oğlun Güner’i çadır kenarında gördük” deyince sevinip, dua etmiş. Kendi kendine depremden hiç değilse o kurtuldu demiş.

Depremden bir zaman sonra Cumhurbaşkanı İsmet Paşa, trenle Turhal’a gelmiş. Niksar’ı merak etmiş. Paşam oraları iyi bilen Öğretmen Necati Bey var, o sizi karşılamaya geldi demişler. Babam beni de yanında götürmüştü çok üşüdüm. Ancak babamla o görüşme gerçekleşmedi. Biz de her tarafı muhafazalı bir faytonla döndük.

Halk oldukça perişan, cenazeler kaldırılamıyor. Babam: Bu böyle olmaz. Bu şartlarda ne yaparız buralarda diyerek çareler aramaya başladı.

Annemin babası o dönem Konya Askeri Silah Fabrikası Müdürüydü. Hemen ona bir mektup yazdık. O da cevaben, hemen Konya’ya gelin, oralarda perişan olmayınız dedi. Bu sırada babamı Tokat Valiliği Deprem Bölgesi Komitesine aldılar. Dolayısıyla babam da ailemizi Tokat’a gönderdi.

Gece yarısı Kelkit Irmağı’ndan geçeceğiz, köprü yıkılmadı ama hasarlıydı. Şoför, dikkatli geçelim deyip dualarla kamyonla karşı tarafa geçtik. Tokat’ta akrabalarımız vardı. Onlarda birkaç gün kaldık. Sonrasında Ankara üzerinden Konya’ya otobüsle geldik. Annem başımızda, dedeme kalıcı misafir olduk.

O sırada ülkenin her yanında depremzedelere yardımlar başladı. Üzerimizde doğrusu giyecek bir şeyimiz yoktu. Biz de Vilayete giderek üzerimize uygun elbiseler aldık.Ayrıca reçel,peynir,yağ gibi iaşeler de verdiler.

Ninem, hoş bir kelime değil ama Nemrut misali üvey bir kadındı. Bize pek rahatlık vermedi desem yeridir. Beni Kurtuluş İlkokuluna 2.sınıfa kaydettirdiler. Ama depremin üzerimdeki şokunu hâlâ atlamamıştım.

Öğretmenim bayandı. Henüz bir iki gün olmuştu okula başlayalı. Bir gün tahtaya geç bakalım diyerek elime tebeşir verdi. Adını soyadını yaz dedi. Çok güzel yazmış olmalıyım ki gülümsedi. Evladım nereden, niçin geldiğini de yaz dedi.

Niksar’dan zelzele dolayısıyla geldiğimizi yazdım. Yazımı çok beğendi, birazda yazdıklarımdan etkilenmiş olmalı ki beni en ön sırada bir askeri paşanın oğlu olan Sedat adında bir arkadaşın yanına oturttu. Öğretmen artık ders anlatırken bana bakıyor, ben de onu dikkatlice dinliyor, haydi kim anlatacak benim anlattığımı deyince tahtaya kalkıyor anlatıyordum. Öğretmenin en has talebeleri arasına girmiştim. Evine giderken bir çocuk için çok büyük bir mutluluk olan öğretmenin çantasını ben götürüyordum.

Üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıfları aynı okulda Adalet Hanım’da okudum. O sırada biz de dedemin evinden çıktık. Babamın Tokat’tan gönderdiği parayla ev kiraladık. Sonra babam da Konya’ya geldi. Onu Mevlana Müzesi yakınlarındaki Dumlupınar İlkokulu’na verdiler.

O yıllarda koca şehirde tek bir ortaokul vardı. O da Konya Hapishanesi yanında idi. İkinci Dünya Savaşı dolayısıyla Almanların zirvede olduğu yıllardı. Almanca ve Fransızca popüler diller

arasındaydı. Ortaokul Müdürü kayıt sırasında sordu hangisine yazalım diye. Taşradan gelmiştim dolayısıyla utangaçtım. Sesimi çıkarmayınca:

-Seni Almanca diline kaydediyorum. Dedi.

Babam evimizi zar zor geçindiriyordu. Düşünebiliyor musunuz, okul yıllarında hiç bir zaman ceketim, pantolonum olmadı. Gri bir gömlek, forma ile soğuklarda okula gidip geldim, bu sıkıntılara rağmen okulu başarıyla bitirdim.

On beş yaşına geldiğimde artık şehrin tek lisesi olan Konya Lisesi talebesi olmuştum. Ülkemizin daha sonra Başbakanı ve Cumhurbaşkanı olacak olan Turgut Özal ve müzik alanında kendi dalında sayılı şahsiyetler arasında yer alan Dr. Alaattin Yavaşça da aynı okuldaydı.

Konya zamanla bizi kabullendi. Okulda ve diğer çalışmalarımda liderlik özelliğim ortaya çıktı. Elbette bu beni çok mutlu etti. Karma bir sınıfta okuyorduk. Sadece bir kat elbise alabilmişti babam. Zira diğer kardeşlerimde okuyorlar babam zor yetiştiriyordu.Sporda da özellikle futbolda yetenekliydim.Başka mahallelerden beni oynamam için ısrarla arıyorlardı. Tabi o zaman futbol sahaları kısıtlı biz de boş arsalarda maç yapıyorduk.

Daha çok yazar olarak tanınan Ayhan Sarıismailoğlu hem okul hem de futbol takımından arkadaşımdı. Sonraki yıllarda Bodrum’da karşılaştık. Yanında Vecihi Ünal da vardı. Ona:

-Biliyor musun Vecihi, bu Güner var ya, Pele gibi bir futbolcuydu. Onu hep büyük bir takımda oynar diye bekledim. Diyerek beni onurlandırdı.

Deprem beni hep liseye gelinceye kadar yabancılaştırmıştı. Babam Konya Halkevi’nin değişmez mensubuydu. Halkevinin kütüphanesini bir nöbetçi gibi genellikle bana teslim ederlerdi. Veli Efendi oranın müdürü idi ama sorumlusu sanki bendim. Zamanına göre ülkemizin araştırmacılar tarafından bilinen on bin ciltlik bir kütüphanesiydi. Bu yüzden babamın sayesiyle pek çok sosyal etkinliğe katıldım.

-Bir gün babam:

-Oğlum keman öğrenmek ister misin diye sordu.

Müzik Öğretmeni Arif Şahap Oktar, bana eski bir keman verdi, çocuk orkestrasına girdim. Futboldan sonra müzik ikinci alanım oldu. O yıllar CHP’nin hükümet olduğu tek partili dönemdi. Radyolarda ve çeşitli programlarda hep Batı Müziği çalınırdı. Türk Müziği adeta yasak gibiydi. Halen evimde 500’e yakın Türk ve Batı Müziğini içeren disket ve cd koleksiyonu mevcut. Hepsinin yeri ayrıdır. Bana bunların bir hayli faydası da oldu. Batıya gittiğim zaman onların bize bakış açılarını Batı Müziğindeki bilgimle ezmeyi başardım.

Düsseldorf’da bulunduğum zaman bir sergi açılmıştı. Almanya’nın bir bursunu kazanmış gitmiştim. Sergiye de yine bir Alman komşumla gitmiştik. Kokoska’nın Sergisi. Ben ise Bonn’da oturuyordum. Arkadaşım:

-Kokoska’yı nerden biliyorsun? Diye sorunca:

-Ben de iki tane albümü var. Diye cevap verince derin derin yüzüme baktı.

Liseyi bitirince olgunluk imtihanları vardı. Edebiyat, Matematik, Tarih gibi üç dört dersten.İyi bir derece ile liseden mezun oldum.Babam o dönem Mevlana Müzesi’ne uzman olarak geçmişti.Lise İmtihan neticelerinin asıldığı duydum önce Halkevi’ne babamın yanına uğradım.Amcam da kardeşini ziyaretine gelmişti.Orada babamın arkadaşlarından Necdet Bey bir şeyler anlatıyordu.Babam bana dönerek:

-Sen neticeleri almadın mı? Diye sordu.

-Gitmedim baba. Dedim.

-Necati, oğlun pekiyi ile geçmiş deyince hepimiz sevindik. Teşekkür ederek ellerinden öptüm. Haydi, artık üniversiteye hazırlan diyerek tebrik ettiler.

Üniversite konusunda hayatımın en büyük yanlışını yaptım. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne hem de burslu olarak rahatlıkla girebilirdim. O zaman hiçbir araştırma yapmadım. Biraz da babamın dolduruşuna geldim belki. Hazırlan dedi. Beni zengin aile çocukları ile İstanbul’a kabiliyetimden istifade amacıyla yönlendirdiler. Sakin olamadım o dönemde. Bana arkadaşlarım ve çevremiz, Güner Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne mi gidiyorsun dediler hep.

Bu babamın bir yanlışı oldu. Veresiye Bir pardösü aldı. Kayıt zamanı Konya’dan trene binip yirmi dört saatte denklerin, bagajların üzerinde oturarak, sefalet içerisinde İstanbul Haydarpaşa’da indik. Artık İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydolmuş, İstanbullu olmuştum. CHP’nin tek parti iktidarındaki baskısının yoğun olduğu bir dönemdi. Bütün bunlar hayatımda derin izler bıraktı. Fakülte binaları henüz yeni yapılmıştı. Konya’dan iki arkadaşım vardı. Konya Yurdu vardı ama babam nedense ihmal davrandı bir telefon bile açmadı orada kalmam için.

Bugün hala aklımdadır, Laleli’de kırk beş liraya bir ev tuttuk. Ev arkadaşlarımdan birinin ailesi oldukça zengindi. Yemekleri Konya Yurdunda ücretli yiyor beş lira imtihan harcı yatırıyordum. Babamın gönderebildiği yüz lira ucu ucuna yetiyordu. Para gelmese bizim için büyük tehlike. Gözümüzde çok büyüttüğümüz umutlarla girdik üniversiteye. Toplantı, kitap, konferans benim ligi alanımdı. İmtihanlara bir hafta kala ders çalışmak bana yetiyordu.

Ali Fuat BAŞGİL Hocamız da dersimize geliyordu. Yurt arkadaşım olan zengin çocuğu benim arkamda oturuyor, benden yararlanıyor amfide. Teşkilat-ı Esasi Dersine giriyordu. Onun dersine özel olarak çalışırdım saygımdan. Okul yıllarında haliyle gazeteciliğe heveslendim. Üçüncü sınıfa geçtiğimde nemrut, alçak bazı hocalar geldi. Umumi Hukuk Tarihi hocam geldi. Sadece sidik yarışı yapan, kopya kitaplar çıkarırlardı. Yüz yirmi kişiden beş kişi ancak geçiyordu.Tartışmaya sokmazlardı asla işte böyle bir üniversitedeydim.

Dördüncü sınıfta dışarıdan para kazanmaya başladım. Beşiktaş’ta İnönü Stadyumu’nda 1957 yılında bir İtalyan müteahhidin yanında çalıştım. Almanca mütercim olarak Yugoslav işçilere yardımcı oluyordum. Bu arada İtalyanca da öğrendim. Ayda üç yüz dört yüz lira alıyordum. Babama bana artık para gönderme dedim.

Bir yandan da gazetecilikle ilgilenmeye başladım. Sinema bilgim çok iyiydi. O yıllarda “Düşünen Adam “adında bir dergi çıkıyordu. Derginin film eleştirmeni oldum.Oradan da ayda elli lira

verdiler.Velhasıl ekonomik durumu epeyce düzelttim.O arada bazı tanınmış şahsiyetlerle tanıştım.Bunlardan Gazeteci Selahattin ŞAR bana:

-Para kazandırmayan işleri bırak. Sen kabiliyetli bir insansın. Bizim gazeteye alayım diyerek Yeni İstanbul Gazetesi’ne götürdü. Yayın Müdürü Argun Berker’in odasına geçtik. Biraz sohbetten sonra Selahattin Şar, yayın müdürüne:

-Bana ileride teşekkür edeceksin, istediğin yerde rahatlıkla değerlendirebilirsin. Arkadaşım genel kültür, spor, sinema ve siyasette yetenekli dedi.

Gazeteye gittiğimiz gün Kanada’da altız bebekler doğmuştu. Bana bu habere bir başlık at deyince dört ayrı başlık attım. Aferin delikanlı, beğendim seni diyerek işe başlattı.

Bu arada askerlik görevimi de aradan çıkarmak istedim. Babam da bir an önce askerliğimi yapmamı istiyordu. Yedek subaylık için mülakata gönderdi. Kazanınca uçaksavar sınıfına ayırdılar. Maalesef o vakitte torpil işliyordu. Altı ay İstanbul Tuzla’da grup çavuşluğu yaptım. Bu arada kura çektiler ama ben hasta olduğum için kuramı komutanım çekmiş. Zonguldak ili çıkmış. Kendisinin de ilk görev yeriymiş, arkadaşlar selam ve tebriklerini ilettiler. Bir yıl kadar da Zonguldak’ta dağlarda uçaksavar teğmenliği yaptım.

Askerlik bitince yine İstanbul’a gelerek Yeni İstanbul Gazetesindeki işime devam ettim. Bunu Son Havadis Gazetesi’nde Genel Yayın müdürlüğü ve köşe yazarlığı takip etti. Daha sonra Milliyet, Tercüman, Öncü, Sabah, Bugün, Kurultay, Ortadoğu Gazetelerinde çalıştım.(Ortadoğu Gazetesi’nin Ömer Öztürkmen’le beraber sahipliğini yaptım)Daha sonra Konya Selçuk Üniversitesi Rektörlüğü’ne getirilecek olan Erol Güngör’le de çalıştık. O farklı bir insandı, üniversiteyi halkla bütünleştiren nadir bir rektördü. Hatta bir Konyalı Rektör Prof. Dr. Erol Güngör’ün makam arabasını namaz için bir caminin arka kısmına çektirdiğini görünce yanına giderek: Böyle bir adama canımızı veririz diyerek Konyalıların hissiyatına tercüman oldu.Üniversitenin gelişmesi için kurulan vakfa Konyalılar onu çok sevdiklerinden çok yardım ettiler.İstisnasız misafirlerini makamında değil kapıda karşılayacak kadar güzel bir insandı.Rektörlüğü sırasında Feyzi Halıcı onu çok yorar ben de kızardım.Zira ailecek kalp hastasıydılar.Zaten zamansız bir yaşta kaybettik.

Gazeteciliğim sırasında çok ödüller aldım. Burhan FELEK Meslek Ödülü sahibiyim.

Şimdi kendi imkânlarımla bir ticari kuruluşun içindeyim. Eşim Dr. Gülay Elgin’i kanser hastalığından kaybettim. Geç evlenmiştim elbette bir çocuğumuz olsun istedik ama olmadı şimdi yalnızım artık. Hayatta şu an iki kardeşim var. Şahika 1934, Zuhal Çehreli 1936 doğumlu. Zuhal ara sıra evime gelip gerekli yardımı yapıyor. Şahika ise İzmir’de yaşıyor”

İşte böyle hocam diyor ama hatıralar da sessizce akıp gidiyordu yılların ötesinden, İstanbul’dan Niksar’a. Sohbette unuttuklarımız oldu mu soruma: Evet, kısaca da olsa Cahit KÜLEBİ’den bahsetmek isterim. Cahit, babamın öğrencisi idi sanırım evleri de bize yakındı. Munise Babaannem, babama Cahit’i gönder de su taşısın. Diyerek bazen evimize su getirtirdi.

Teşekkür edip kucaklaşarak veda ettik birbirimize, Niksar’a hasret bu değerli insana…