YOLUNU BİLEN AT VE NİKSARLI BİR ORMAN MUHAFAZA MEMURU SAFVET DİRİM Hasan AKAR

At, Türklerin kültüründe geniş bir yeri olan mukaddes, vazgeçilmez hayvanlardan biridir.Türk, at sırtında doğar, büyür, savaşır ve at sırtında ölür. Çinliler Türkler için “Hayatları atlarına bağlı” demişlerdir.

            Oğuz Destanlarında kahramanların at ile kardeşliğinden bahseder: "At dimizen sana kartaş direm Kartaşundan yığlı." Dede Korkut Hikayelerinden biri olan Bamsı Beyrek, kendini zindandan çıkıncaya kadar 16 yıl bekleyen atına: "Ben bir atı değil, kardeşimden de yakın birini çağırdım" der.

            Kaşgarlı Mahmut: “Türk çadırda doğar, at üstünde ölür” derken. Bir Türkmen Atasözü: "Sabah kalk atanı (babanı) gör, atandan sonra atını gör” sözleriyle ata verilen önemi vurgular.

            Diğer bir söz: “Altının değerini sarraf, atın değerini Türk Bilir” şeklindedir.

            Henüz bir buçuk yaşında iken 1958 Aralık ayında Sivas-Yıldız Köyünde kaybettiğim babamla ilgili o zaman 11 yaşında olan Ömer Ağabeyim şöyle bir hatıra anlatmıştı:

            “Babamın çok sevdiği, bakımında oldukça titiz davrandığı bir kır atı vardı. Babam sabaha karşı vefat etti. Ama neylersin acıyla beraber köyde hayat devam ediyordu. Ahırda ineklerimiz, öküzlerimiz ve birkaç koyunumuz vardı ve karınlarının doyurulması gerekiyordu. Annem haliyle hayvanlara bakmam, yemlemem ve altlarını süpürmem için beni ahıra gönderdi. Gittiğimde gözlerime inanamadım. Kır atın gözlerinden yaş akıyor, adeta ağlıyordu. Kır atımız neredeyse bir haftaya yakın hiçbir şey yemedi."

            Atla ilgili değişik bir hikâyeyi de bu yaz Niksar’da Av. Şükrü Tuğsel Bey’den dinledim. Ailelerinden kendi adının konulduğu Yüzbaşı Şükrü Bey henüz yeni evliyken 1914 Sarıkamış Harekâtına katılmış ve Ruslar tarafından bir şarapnel parçasıyla ağır yaralanmış. Bir müddet Sarıkamış Askeri Hastanesi’nde tedavi görmüş ama bütün ihtimamlara rağmen şehit olmuş. O günün ağır şartlarında hastane yakınlarındaki bir mezarlığa defnedilmiş ama Şükrü Bey’in atı mezarının başından hiç ayrılmamış. Günlerce yememiş, içmemiş ve orada ölmüş.

            Yazımıza asıl konu olan ise Aziz Nesin’in Hayvan Deyip Geçme” adlı kitabındaki Safvet Dirim’i  konu edinen “Yolunu Bilen At” başlıklı  yazısı:

            Aziz NESİN, yazıya şöyle giriş yapmış:

            “Ortaokul öğrencisi olan bir okurum, hem babasının atını,hem de öz yaşamını anlatan bir olayı yazmış mektubunda." Ve bu mektubu gönderenin ağzından olduğu gibi koymuş:

            “24 Eylül günü köydeki evimizde iyice yıkandım. İlkokul diplomamı, nüfus cüzdanımı hazırladım. Evde değerli neyim varsa, hepsini torbaya koydum. Akşam erkenden yatıp uyudum. Geceleyin babam beni uyandırdı. Ata odun yükledi.

            -At hazır, dedi.

            Torbamı yanıma aldım. Geceleyin yola çıktık.

            Akkuş köyünden Niksar’a ortaokula okumaya gidiyordum.

            Babam yolda,

            -Şu odunları satıp parasıyla sana okul için bir elbise alaydım, başka bir şey istemezdim, dedi.

            Sesimi çıkarmadım. Az sonra babam,

            -Sana haftada beş lira versem, yeter mi? diye sordu.

            -Ne bileyim baba, daha önce hiç Niksar’a gitmedim ki... dedim.

Bir ağabeyim var.O da böyle okumuş.Ticaret Lisesini bitirmişti. Ankara’ya iş aramaya gitmişti..

Konuşa konuşa yolda giderken, sesler, konuşmalar duyduk.

Babam,

-Eyvah, yandık, ormancılar geliyor…. dedi.

Kaçmaya kalmadı, ormancılar önümüzü kesti. Babamı tanıdılar.

-Yık atı! Dediler.

Babam,

-Etme Safvet Ağa, beş param yok, bu ağaçları satıp da, parasıyla aha bu çocuğu yarın okula yazdıracağım. Ne olursunuz, koyverin! Diye yalvardı.

Babamı koyvermezlerse, ben elbise giyemeyecek, okula yazılamayacaktım.

Ormancılar, odunları indirmek için ata sarıldılar. Babam karşı koydu. O zaman ormancılardan biri babama vurmaya başladı. Babamın dayak yediğini görünce, demek babam ağabeyimle beni bu zorluklarla para kazanıp da okutuyormuş diye düşünüp, ağlamaya başladım.

Babam da ormancılara vurmaya başladı. Ama onlar üç kişiydiler. Bu sırada at, elimdeki dizgini çekip duruyordu. Çeke çeke, dizgini elimden kurtardı. Aldı başını gece karanlığında ormanın içine gitti.

Ormancılar, babamı bırakıp atın arkasından gittiler. Babam elimden tutup koştu. Ormancılar arkamızdan bağırdılarsa da bizi tutamadılar.

Sabah ezanı okunurken Niksar’a vardık. Babama,

-Acaba at ne oldu? Diye sordum.

Babam,

-Sen onun için hiç kaygılanma, o yolunu bilir… dedi.

Evlerin sıklaştığı bir mahalleye girdik. Bir de baktık ki, bizim at, sırtında odunlar, bir evin kapısı önünde duruyor.

Babam, her zaman kaçak odunları, bu evin sahibine sattığından, at da kendi başına ormancılardan kaçıp bu evin kapısı önünde durmaya alışmış. Atın bu alışkanlığına şaşıp kaldım.

Babam odunları sattı. Beni de o gün Niksar Ortaokulu’na yazdırdı.”

            Evet, Aziz Nesin (1915-1995) bu hikâyeyi 1973 yılında "Hayvan Deyip Geçme" adlı eserinde ilk kez yayınlamış. Hikâyeyi kendisine gönderen olay kahramanını kim olduğunu henüz bilemiyoruz ama biraz sonra kendisinden bahsedeceğimiz Orman Muhafaza Memuru Saffet Dirim’in bu hikâyede geçen olayda geçen atı özellikle kendisinin bıraktığını sağlığında ailesi ile paylaştığını öğreniyoruz. Ve kendisine hak veriyoruz üç ormancının bir oduncuya o dönem şartları içinde güçlerinin yetmemesinin mümkün olamayacağını hemen hepimiz biliriz. Hatta halk arasında ormancıların geniş yetkilerle donatıldığını ortaya koymak için köylerine gelen bir kaymakamı ağırlayan hanımefendinin: “A be oğlum keşke biraz daha okusaydın da ormancı olsaydın” yakıştırması uzun yıllar belleklerde kalmıştır.

            Biz gelelim bu eserde sözü edilen Orman Muhafaza Memuru Saffet Dirim’in kısa hayat hikâyesine. Niksar’da görevli iken duyduğum bu şahsiyetle ilgili araştırma yapma isteği Tokat Anadolu Lisesi Müdür Başyardımcısı olarak görev yaptığım yıllarda onun kızı Sezen Dirim Şenel Hanımla ile tanışmamızla vücut buldu. Sezen Hanım Tokat Sigara Fabrikası kapatılınca emekliliğe kalan süresini tamamlamak üzere2012 yılında görev yaptığım okula atanmıştı. Bir sohbetimiz sırasında babası ve bu eserin bahsi geçince bize de bu konuyu araştırmak düştü.

            Bu satırların arasından gerekli bilgi ve fotoğrafları temin eden Sezer Dirim Şenel ve eşi Turan Şenel’e, telefonla da olsa bilgi edindiğim Saim Dirim’e, Sait Dirim’le ve Tokat’ta 2 Mart 2016’da görüşme imkanı bulduğum, Safvet Dirim’in yeğeni Vahdet Dirim’e teşekkür ediyorum.

            Saffet Dirim Niksar’ın köklü ailelerinden biri olan Nalbantoğulları’ndandır. Dedesi Hacı Osman Efendi (1844-1921), ninesi Teslime Hanım (1869-1932)dır. Babası Hacı Salih (1901-1952), annesi Feride Hanım (1905- ?)dır. Hızarlar Mahallesi nüfusuna kayıtlı olup 1.07.1934’de Niksar’da doğmuştur. Dört kardeştirler. Salih, Sadık ve Servet Dirim hâlâ hayattadır. İlkokulu Ulucan İlkokulu’nda tamamlamış, Niksar Ortaokulu’na devam etmişse de ikinci sınıfta iken okuldan ayrılmıştır. Askerlik görevini ifa edince o yıllarda popüler bir meslek olan ormancılığa heves etmiş, 17 Mayıs 1958 tarihinde Niksar Orman Müdürlüğü’nde açıktan atama yoluyla göreve başlamıştır. Bir müddet sonra da Eskişehir’de açılan kursu başarıyla tamamlayarak Orman Muhafaza Memuru olarak görevine devam etmiştir. Mesleğinin son yıllarında 04.07.1973 tarihinde Yozgat Akdağmadeni Orman Müdürlüğü’nde görevlendirilmiştir. Erbaa’da da çalışan DİRİM’in son görevi  Yozgat Milli Çamlığı’dır. Evini Yozgat’a götürmemiş , dilekçesini vererek 1986 yılında emekli olmuştur. Emeklilik sonrası Niksar’da 20 Aralık 2000’de vefat etmiştir.

            Safvet Dirim sağlığında 1963 yılında Mevlüde Hanımla mutlu bir yuva kurmuş;  Saim, Sait ve Sezen adını verdikleri üç evlat sahibi olmuştur. Sait Dirim (1965 doğumlu)İstanbul Belediyesi’nde görevli, Sezer (1966 doğumlu) emekli ve Saim Dirim(1971 doğumlu)ordu mensubu olarak görev yapmaktadır.

            1966 doğumlu,Tokat Sigara Fabrikası’ndan emekli kızı Sezen Dirim Şenel’in 16 Mayıs 2012 tarihinde bize anlattıkları:

            “Babam Niksar’da çok sevilen, fakir babası bir insandı. Giyimine kuşamına çok dikkat ettiği için Süslü Saffet olarak bilinirdi. Öyle ki bir giydiğini bir daha giymeyecek derecede titizdi. Bir dilim ekmeği kırk kişiyle paylaşacak kadar da gani gönüllüydü. Son görevi Yozgat Mil Çamlığı Milli Parkı Orman Muhafaza Memurluğu idi ama yaşı ilerlediği için olsa gerek çok ısınmadı oraya. Ben bu yaştan sonra  Çamlık’ta oyuncaklarla, çocuklarla uğraşamam diyerek emekliliğini istedi. Evin bir kızı olduğum için olsa gerek üzerime titrerdi. Emekli olduktan sonra kalp rahatsızlığı başladı bu yüzden evliliğimi geciktirdim ama babam hep mürüvvetimi görmek istedi adeta evliliğe zorladı. Hep senin düğününü göremeyeceğim diye hayıflanırdı. Nikâhımı gördü ama 2000 Aralık ayında yapılan düğünümüzden on gün sonra 20 Aralık 2000’de vefat etti.

            Babam senelerce Niksar’da görev yapmış ve Niksar’ı, Niksarlıdan çok tanıyan ve seven birisiydi. Türk Edebiyatı’nın tanınmış mizah yazarlarından Aziz Nesin, kendisine gönderilen bir mektuptan ötürü babamı da “Hayvan Deyip Geçme" adlı eserine almıştı. Eserde anlatılanla babamın bize bahsettiği arasında biraz farklılık vardı. Anlattığına göre ormanda yakaladığı kişiye zabıt tuttuktan sonra atı bana teslim edin ve köyünüze dönün demiş. Adamcağızın oğlumu okutacağım sözü üzerine de çok üzülmüş ama yapılacak bir şey olmadığını söylemiş. Bu arada at babamın elinden sıyrılıp uzaklaşmış.Elbette diğer arkadaşlarının yanında olaya fazla bir müdahale yapamamış ama bilerek atın elinden kaçmasına göz yummuş.

            Seneler sonra o kaçak yakalama olayındaki adamın çocuğunun okuyup bir meslek sahibi-kaymakam- olmasına çok sevinmişti. Aziz Nesin bu hikâyeyi yayınladıktan sonra o kaymakam kitaptan bir tanesini imzalayarak babama göndermişti.

            Babamla her zaman gurur duydum. Niksar’da bayramlarda, törenlerde, bazı sosyal organizelerde mutlaka ona ihtiyaç duyulurdu. Zira fazla bir tahsili olmamasına rağmen oldukça kültürlü, güzel konuşabilen, temiz giyimli bir insandı. Elbette onun yokluğunu çok hissediyoruz."

            1965 doğumlu, oğlu Saim Dirim’in 9 Şubat 2016 tarihinde yaptığımız telefon görüşmesinde anlattığının en güzel özeti:

            “Babamın gülen yüzü ve konuşma tarzı bana kalan en büyük mirastır. Ben Ormancı Safvet’in yeğeniyim, akrabasıyım diyen insanların varlığı beni daima mutlu etmiştir.”

            Tokat Sigara Fabrikası’ndan emekli, yeğeni Vahdet Dirim’in 2 Mart 2016 tarihinde Tokat Belediye Parkı’ndaki görüşmemizde kısaca anlattıkları:

            “1966 yılı olsa gerek. Babam Ağrı Taşlıçay’da görevli iken Safvet Amcam bize fotoğraf göndermişti. Motosiklet üzerine oğlu Sait’i oturtturmuş, kısa pantolonlu ve paçasına da bir çarpı işareti koymuştu. Bu işaretli olan yeğeniniz Sait diye yazmıştı. Oysaki fotoğrafta başka kimse yoktu. Babamın görevi ve o günkü yol şartları dolayısıyla amcamlarla pek fazla bir araya gelemedik. Zaten biz yetişince Niksar’dan ayrıldık. Sonraki yıllarda Sezer, Sigara Fabrikası’na girince görüşmeye başladık. Amcam toplum adamıydı, vazifesi icabı Niksar’da tanımayan yoktu ve oldukça sosyaldi. Allah rahmet eylesin.”

 

            Evet, biz de Niksar’da görevi sırasında sevilen, sayılan ve bir esere konu olabilen, çok şık giyindiği için de halk arasında Süslü Saffet namıyla anılan Orman Muhafaza Memuru Safvet Dirim’i rahmetle anıyoruz.