SAFİYE

 

       Yıl 1933

       Cumhuriyet kurulalı  10 sene olmuş.

        Birkaç gün sonrasında   nice meşakkatlerle, kadın erkek çoluk çocuk, ne çok , pek çok  sıkıntılar ile kurulan   Cumhuriyetin   10. Yaşını kutlayacaklardı.  Bu 10 senede   yıkılan  koskoca  600 yıllık  imparatorluğun enkazı kaldırıldığı gibi  yeni Cumhuriyetin   kurulma  ve doğum sancıları  yaşanmış, Cumhuriyet'te  yeni doğan bir  çocuk gibi 10 senede  gelişim konusunda  epey mesafe kat etmişti. Her doğumdan önce yaşanılan   büyük ve dayanılmaz sancıdan sonra  doğan bebek   nasıl ki aileye mutluluk verirse   yeni doğan bebeklerde  ilerde  “ Cumhuriyet  Çocuğu” olarak anılacaklar, kimisi  doğduğu gibi köylü çocuğu olarak  kalırken  kimisi de okuyarak, öğrenerek  bazen zorluklarla göğüs gerecek  bazen de  sevinçlerle  ama her  zaman  azimle   yükselecek bu ülkeyi yöneteceklerdi.

          Bir roman okuyacağız bu kitapta. Yaşanmış gerçekten yaşanmış bir  hayat. Aşk, ihtiras kıskançlık, anne  ve baba  olmak,   akraba olmak,  sevgili olmak,  aşkı kıskanılacak kadar yaşamak   sonu  intihara kadar giden, ihanetin olduğu, dedikodunun nasıl aileleri yıktığı nasıl bir dünyada yaşadığımıza  şahit olacağız.

          Bu aşkın konusu yaşanmış  ve kahramanları  da  uzak kimseler de değil. Bu kitabı yazan  yazarın  babası  ve O’nun ilk  eşinin  aşkı. Aşk ama ne  aşk ki,  yazarı bile bunu yazarken  babasının  ve  görmediği  eşinin, O’nun çevresinin aşkı bu.  Yazar  bu aşkı duyduğu  öğrendiği zamandan bu yana dinlemeye,yazı yazmaya başladığı  35 seneden bu yana  yazmayı düşündüğü ve bu 35 yılda kafasında  şekillenen, beyninde yaşattığı ve  babasının ve  eşinin yaşadığı dramı hatırladığı  zaman gözyaşlarını tutamadığı   empati yaparak  babasının acısını yaşadığı bir  aşk bu.

        35 sene  yazmayı düşündüğü  ve bu aşkın ürünü olan ablalarının  “ Senin kalemine  güveniyoruz. Babamın  ve annemin  aşkını en iyi sen yazarsın. Yaz da  bizim torunlarımıza da  güzel miras olarak kalsın “ dediği bir aşk bu.

            Romanımızın kahramanı Safiye ‘nin  büyük aşk yaşadığı  iki kızının  babası   Hüseyin’in bu evliliğinden  sonra   evlendiği   ve  bir kızı daha olduktan sonra  7  sene çocuğu olmayan  Hüseyin Efendi’nin  7 sene aradan sonra  doğan   oğlunun da, ilerde  yazar  olması  üzerine  kaleme aldığı ve  Safiye’nin  yazar  olan yeğeninin de  bu  aşk hikayesini kaleme almasını  istemesi üzerine  bu konuda   ısrarcı olması  sebebiyle  kaleme alınan bir aşk hikayesi bu. Öyle bir aşk  ki  aradan geçen  yıllara rağmen Pazar’da dillerden  dillere   dolaşan, bu aşkın    meyvesi olan   iki kızdan olan torunlar ile bu iki kızın  da   görmedikleri annelerine  aşkını  halen konuştukları bir  aşk. Bu aşk hikayesi  daha başında  bile beni duygulandırdı. Hüzünlendirdi.Romanın  ilerleyen zamanlarında da  hüzünlenmeye   duygulanmaya  hüzün ve duygularımız da  artarak devam edeceğiz.

 

          20.Nisan.1933

          Cumhuriyet’in  kuruluşunun  10. Yılına  6 ay kalmış.  TBMM açılışının 13. Yılı  3 gün sonra kutlanacaktır.

          Tokat’ın Turhal ilçesine  bağlı  Pazar nahiyesindeyiz.  Tarihi  İpekyolu üzerinde  ve Yeşilırmak’ın  bir  kaç km  yukarılarında  bulunan  ve verimli  olmasına rağmen sulanamadığı  için  verim alınamayan ancak  Yeşilırmak  kenarındaki tarlalardan verim alınan  Kazova ‘nın tam ortasında   bulunan  Akdağ eteklerinde  bulunan  Pazar,  Nisan ayının  ağaçlarının  çiçek açtığı  bir  günde  Kadı Osman Efendinin  çarşının tam ortasında   diktiği ve   nerede ise 50 yaşına basacak olan  Çınar ağacının gölgesinde Pazar’ın   önde gelen simalarından    İban dayı Pazar’ın tek kahvesinde arkadaşları ile çay içerek   ülkenin günlük konularını  konuşuyorlardı. 

             İban dayı    55 yaşına gelmiş   eşi  Fatma ise 45 yaşındaydı. 19 yaşında   Rabia, 14 yaşında Hamide, 7 yaşındaki Sadık  ile   Beyobası köyünden  kalkarak Pazar’a taşınmışlardı. İban  dayının  köyden kente  göçünün  sayfaları dolduracak sebepleri vardı. 

           İban dayı bir oğlan çocuğu babası olmak için tam 48 sene beklemişti. Oğlan babası  olduğu  zaman  büyük sevinç yaşamış çevresine:

           “Kızlarımı okutamadım ama  oğlum  okuyacak. O  adam olacak yaşlanınca bana bakacak” demişti.

             Bu iddia o zaman büyük bir şeydi. Çok büyük bir şeydi. Cumhuriyetin  daha 10. Yaşı bile kutlanmamıştı. Kimse doğru dürüst adını bile yazamıyordu.Soyadı bile yoktu  kimsenin. Harf devrimi dahi daha yapılmamıştı. Herkes Osmanlıca  okuyor yazıyordu. Okuma yazma  oranı yüzde 10 bile değildi.  O yüzden  din adamları ve  öğretmenler   el üstünde tutuluyordu. İban dayı, insanların akıl danıştığı, sözünü dinlediği bu insanlara   imreniyor, kendisi  de okuma yazma bilmemenin ezikliğini yaşıyordu ve  ömür boyu da yaşayacaktı. Öyle  ki bu ezikliğini ilerde Pazar’ı anlatan  kitaplarda   bile   okuyacaktı torunları.

              İban Dayı oğlunu okutmakla kalmayacağını  söyledikten sonra  sözlerine şunları da eklemeden edemiyordu arkadaşları ile çay içerken kahvehanede:

             “ Ben  oğlumu okutacağım arkadaş, gerekirse dedelerimizin   yüzyıllarca   yaşadığı Beyobasından kalkıp Pazar’a bile taşınacağım”

                 Bu iddia  kimi için imkansız  görünen  bir şeydi. Kimisi  bunu hayal  olarak  algılardı. Şimdiye kadar bunu  iddia edip de  Pazar’a taşınma cesareti gösteren   olmamıştı.

                 Pazar ile Beyobası arası  çok  mu uzaktı. Saatlerce  uzakta mıydı? O kadar da değil  sadece 3 km kadar   bir uzaklıkta köydü. O  zaman vasıta  yoktu. Tokat ve  Turhal,  Pazar’a aynı mesafedeydi. Bu yüzden  Cumhuriyet  Kurulunca Pazar   Turhal’a bağlanmış , bunun yanında  Pazar’a 3 km mesafede  olmasına rağmen Endiz köyü 25 km mesafedeki Tokat’a bağlanmıştı.  Millet  Tokat ve Turhal’a  vasıta olmadığından dolayı  yürüyerek saatlerce  giderdi. Bunu yeni kuşaklara anlattığımız zaman masal gibi gelir.O yüzden  Pazar’da  çok genç dedelerinin anlattıklarını masal gibi dinler. Bizim çocukluğumuzda  baba ve annelerimizin  anlattıkları da masal gibi gelirdi.Anıları masal diye dinler. Masal gerçek hikayeler birbirine karışır ve   uzun kış gecelerinde  bunlar  gençlere  eğlence olurdu çok zaman. Öğrenmeyi   hayatı bir  öğrenme vasıtası olarak görenlerde   bu    hikayeleri dinleterek   ilerde   belki de    hikayeleri yazarak  yeni nesillere bırakacak  yazılı kaynaklar olarak görürlerdi.

             İşte bu yüzden  Beyobası ve  Pazar arasında  3 km yolu her gün yürümek gençlere rahat olsa da  vasıta olmadığı bir  kıtlık zamanlarında   alış veriş için veya başka şeyler için   Pazar’a sık sık  çoluk çocuk gitmek işkence gibi geliyordu  çok zaman.Bunun birde dönüşü vardı.

            İban dayı gelmişti 48 yaşına oğlan babası  olduğu  zaman. Oğlu Sadık  dünyaya geldiği zaman   kızı Rabia 12 , Hamide 7 yaşındaydı. Sadık okul çağına geldiği zaman   da  kızlarından  Rabia 19 yaşına gelmiş, Hamide de 14 yaşındaydı. Sadık okul çağına geldiği zaman  İban Dayı 55 yaşına merdiven dayamıştı.  Artık  çevresinde sık sık dile getirdiği “ Ben oğlumu  okutacağım, O İstanbul ‘da  okuyacak   büyük adam olacak”  sözünü tutmanın   zamanı gelmişti. Eğer bu sözü tutmazsa   “Dürüst  İban dayı” imajı büyük yara alacak ve  İban Dayı ne köyünde ne de    Pazar’da  kimsenin   yüzüne bakamayacaktı. Bundan dolayı   İban Dayı  için söz  senetti. Sözünde durmayan insanlar   pek sevilmezdi Beyobası’nda ve Pazar’da.

                Arkadaşları ile  Kavlağan Ağacının   gölgesinde bu güzel ve güneşli günde   oturarak  arkadaşları ile sohbet eden İban Dayının yanında   oturan 23 yaşındaki Hacıağaların Ahmet  hafifçe  biraz  alay  ile  biraz ima ile, biraz şaka yollu takılmaya karar verdi. Ahmet aynı zamanda   İban Dayının   yeğeni olan  20 yaşındaki Rabia ile evliydi.  Yanlarında birkaç kişi daha vardı.  Ahmet   İban dayının tam yanında  oturuyordu. Ahmet fısıltı ile sadece  İban dayının   duyacağı şekilde   kara  özlerini   İban  dayıya dikerek İban Dayı dışında  kimsenin duyamayacağı şekilde  :

             “İban dayı  Sadık’ı okutacaktın. Pazar’ a taşınacaktın. Eylül ayında  okullar açılacak . Ne oldu?” diye sordu.

              İban dayı dışında  kimse  duymadı  bunu. İban dayı   yeğeni ile evli olan  ve yakın zamanda   Hüseyin adında   bir  çocuğu  doğmuş olan bu çalışkan dürüst ve mert delikanlıyı severdi. Önce kızmak  istedi. Kızamadı. Ama  İban dayının  keyfi de kaçmıştı. Bir söz vermişti. Bu sözü de sık sık tekrarlamıştı. Öyle ki  böyle  sık sık gururla  konuşmasının başına iş  açacağını   da düşünemem işti 55 yaşında olmasına rağmen. İşte  şimdi çocuğu yaşında bir  kişi, üstelik te    çok sevdiği yeğeni ile evli olan  Ahmet,  genç yaşta iki oğlan babası  olmanın gururu ile  kendisi ile hafiften  kafa buluyordu. O’na kızmadı  İban dayı. Kızamadı. Genç iken o da  öyle değil miydi.? Yaşlılarla  “şu sözünü neye tutmadın, bu sözünü neye tutmadın” diye  hafiften o da kafa bulmamış  mıydı?”.Aynen  “ Dünya etme bulma dünyası” değil miydi?  Öyle dememiş miydi atalarımız.

              İban dayı  Ahmet’in bu yersiz ve  yakışıksız  takılmasına  kızmak yerine düşünmeye başladı.Bu gençlerin ima  eden  sözlerinden ders  çıkarmak lazımdı. 55 yaşında bir insanın  23 yaşındaki bir gençten alacağı ders mi vardı?  Gerçekten vardı. Herkesin herkesten alacağı  dersler vardı. “Karıncadan ibret al yazdan kışı karşılar” demişti atalarımız. Her şeyden ibret almak lazımdı.

             İban dayı bunları hatırlayınca  gerginliği neşeye dönüştü.  Kendisi de Ahmet’e takılmaya karar verdi. Bir sene önce  Ahmet’in bir  oğlu olmuş, “Hüseyin “ koymuşlardı adını. Ahmet  gerçekten de  soylu sülaleden geliyordu. Kadı  Osman Efendi   bu sülalenin   büyüklerindendi Pazar’ın simgesi olan Arapkirlioğlu Seyyid Ali Ahmet’in büyük dedelerindendi. Seyyid  Ali’inin   sülalesi  adından da anlaşılacağı gibi  Hz. Hüseyin’e  kadar dayanıyordu.  Seyyid Ali Rufai Tarikatı  şeyhiydi.1790 lı yıllarda Malatya  Arapkir’den kalkarak   bu verimli Kazova’nın  ortasında   dergah kurmuş, senelerce  O’na inanan , insanları irşad etmiş, onlara dua etmiş,   onları  Allah yolunda insanlar olarak dürüst  olmaları konusunda   hem  irşad etmiş, hem yol göstermiş, hem de Allah rızası için  sevmiş hem  Allah  Rızası  için onları koruyup kollamıştı. Seyyid Ali,  dergah ve çevresi Mahalle  olmuş  O’nun adıyla  anılıyordu şimdi.Türbesi de  adsına yapılan caminin  hemen bir kaç ev altında   idi Seyyid Ali'nin. 

                İban dayının kızgınlığı  bunları düşününce bir anda sempatiye dönüştü. İşte bu aile ile akraba olmuşlar, çok sevdiği yeğenini bu karayağız   gence yazmıştı Allah. Bu karayağız   Ahmet daha 15 yaşında  evlenmiş ve  16 yaşında iken Hasan Tahsin  adında  oğlan babası olmuştu. Hasan Tahsin   de  İban dayının oğlu  Sadık ile aynı yaştaydı.  Aynı yaşta ve  arkadaştılar.  Okula da aynı  yaşta başlayacaklardı.  İçinden İban dayı  bunları hatırlayınca  “ Bakalım  Hasan Tahsin  mi yoksa benim oğlan  Sadık mı daha   çok okuyacak? Bu günleri de görecek miyim Allah’ım demeye başladı?” hafif  gülümsedi.

           İban dayı  muzipçe  Ahmet’e aynı   tatlılıkla  cevap vermeye karar verdi.Biraz da İban dayı 55 yaşın tecrübesi ile   :

          “Ahmet   Hüseyin yeğenim nasıl? Sen de oğlanları  ikiledin bu genç yaşta. Ben ilk baba olduğumda 36 yaşındaydım. Sen  daha 15 yaşında baba oldun. Yaşın 23  ikinci kere babasın. Bakalım sen  çocuklarını okutacak mısın?”

           Bunun üzerine Ahmet yaşından beklenmeyen hazır cevaplılıkla   İban dayıya  sevgi ve   kızgınlıkla karışık  şu cevabı verdi:

           “Sen okutursan ben de okuturum İban dayı”, dedi.

             Sonra İban dayıya bakarak   önce sert bakışı  aklına bir şey gelmiş gibi gülümsemeye   dönüştü. Gülümsemesi kahkahaya varmadan   hemen  lafı gediğine  koydu.

            “ Benim oğlum da okur  İban dayı, dedi. Bakarsın  hemi okur hemi yazar   senin ve benim hayatımı da yazar   başkalarına ışık da saçar.”

            İban dayı keyiflendi. 

            “Çayları tazele garson” dedi.

             Masada bulunan  birkaç kişi Ahmet’in   fısıltı ile başladığı   sohbetin  hafiften   sertleşerek   ağız dalaşına döneceğini  zannederek  keyiflendiler. Hem de  İban dayı  çay ısmarlamıştı masadakilere. Diğer masalardan da  katılanlar  olmaya başladı sohbete. Bu tatlı sert sohbete  kulak misafiri olanlar attı. Güneş de nerede  ise bu konuşmaya   kulak misafiri olarak  sıcaklığını  da artırmaya mı başlamıştı ne?    

               “Senin oğlan okur yazar da benim oğlan geri mi kalır ya,  bakarsın   benim oğlan okuyup yazmayı  az öğrense de  O’ndan doğacak çocuklar   yazar hayatımı. Ben de  öldükten sonra  bile unutulmam  gençler okuyarak hayatımdan  dersler çıkarır” dedi.

               İban dayının bu  güzel çıkışı karşısında masadakiler keyiflendiler. Çaylardan yudumlar aldılar. Çaylara pekmez daldırdılar. O zamanlar şeker olmadığından  çaylara pekmezler tad veriyordu.

                Ahmet İban dayının  bu keyiflenmesi   karşısında   :

                “Benim oğlan da  belki bu Cumhuriyetin kıt imkanlarından  faydalanamaz ama  bakarsın   O’nun oğlu   senin de benim de hayatımızı  yazar”     

                 Herkes kahkaha ile  gülmeye başladı.  Belki de Ahmet ile İban dayı da kendi anlattıklarına  bile inanmıyorlardı ama   bu  küçük köyde   pardon nahiyede  başka nasıl  zaman geçerdi ki. Onları duyan Allah bakarsın   bu  temennileri birbirin üzmeden   kırmadan şakalaşmaları bile dua kabul eder de    Onların dileği gerçek olurdu. Bugün olmasa  da belki yarım asır sonra belki 70 veya  80 sene sonra.

               Orada bulunan   insanlar bu  tatlı  sert   muhabbete biraz ironik biraz  alay ile beraber  “Amin “ dediler.

               Ezan okunmaya başlayınca  bu  sohbeti de noktalamanın zamanı gelmişti. Herkes yavaş yavaş çarşının ortasında  İlhanlılar zamanından kalma   minaresi  tuğla  camii   kesme taştan yapılmış ve  çarşının tam ortasında  duran  gelin gibi süslenmiş  bu  camiye Allah ‘a  olan   şükürlerini sunmak  için yöneldiler.

            Ahmet masadan kalkarken  İban dayının elini öptü. Hanımının  dayısı olan   bu  yaşlı ve  gerçekten gönlü geniş   adamı gerçek dayısı   gibi severdi.   Güzeller güzeli Rabia sını   sevdiği gibi bu  sevdiğinin dayısını  da  dayısı  kabul ederdi. Elini öperken İban dayının:

        “ Dayı kalbini kırdımsa  affet. Benimkisi size olan sevgimden. Çocuklarımız sağlıklı olsun da  vatana millete faydalı olsun da gerisini  Allah versin. Hadi camide  çocuklarımız  için bol bol dua edelim”

           İban dayı gülümsedi. Ahmet’in yanağını okşadı.Sonra kendine  çekerek kucakladı:

          “Biliyorum Ahmet dedi.  Sen benim yeğenimsin  . Benim oğlum sayılırsın Bunun bir latife şaka olduğunu  biliyorum . Allah hayırlısı  olsun. Dediğin gibi hadi gel    dua edelim çocuklarımıza  Allah  çocuklarımıza   ve genç Cumhuriyetimize  dua edelim de rahmet versin”

            Sonra sustular ezanı  baştan sonra dinlediler.Kalktılar . Kahvedekilerle beraber camiye yöneldiler. Muhabbet zamanı bitmiş  ibadet zamanı gelmişti Çünkü. Her şeyin bir zamanı vardı.

           İban Dayı  içine doğmuş gibi   dua zamanı  öyle bir yakarış ile yakarmaya başladı ki,  herkes duasın ı edip de  camiden  çıktığı  halde  çıktığı halde   İban dayı  içten samimi  duasına  kendini kaptırarak    belki de yarım saat   dua etmişti.

          Camide  dua  dakikalarca   dua eden   sadece İban Dayı değildi.  Bir  şeyh   olan  Seyyid  Ali’nin  torunu olan   23 yaşında  iki çocuk  babası  Ahmet’te vardı. O da yarım saati bulan   duasına göz yaşlarını da katmış   biraz önce  hanımının   dayısı olan İban dayı ile tatlı sert   atılmasını   düşünerek   dileğinin kabul olmasını   kendisi okumasa da   çocuklarının özellikle   Hüseyin’in   okumasını   okuyan öğrenen ve  ondan  da okuyup  öğrenen torunlara  sahip olmayı  Allah’tan dilemişti.

         Dualar  bitip de   Allah’in izniyle   dünya  işlerine dönüş başlayınca  hayretle   gördüler ki Camide genç Ahmet  ile   İban dayıdan başka   kimseler yoktu. Koskoca tarihi camide   bunu fark edince  İban dayı  ağlamaktan şişen  gözlerini sildi.   Dua  için  açılmaktan yorulan kollarını  bir   sevgi ile açarak  Ahmet’in yanına  doğru gelerek  kollarını açtı.  Bu yeğeninin   eşini o kadar severdi ki sivri diline rağmen gerçekleri  söylemesine  bazen kızar  çok zaman da  doğruları söylediğinden   dolayı onu  gerçek yeğeni  gibi severdi.

        İban Dayı Ahmet’e o kadar  samimi sarılmıştı ki, Ahmet   bir ara   kemiklerinin kütürdediğini bile  hissetti Ahmet. İban  Dayı   Ahmet’in koluna girerek camiden çıktılar. Merdivenleri indiler.  Kavlağan ağacı altındaki  kahveye  doğru yöneldiler. Bu sefer  öğle  olmasından dolayı   kahvehane boştu. Kahvehanenin   köşesinde   bir köşeye  çekilerek   sohbet etmeye   başladılar.

        İban dayı adete fısıldar gibi merakla Ahmet’e sordu:

       “Yeğen, camide farkına varmadan   ikimizde   uzun uzun dualar ettik.  Ama dualarımızı ne için ettiğimizi   bir biz bir Allah biliyor. Sen  Seyyid bir adamsın . Duan  belki kabul olur. Ya sen ne için dua ettin? Çok merak ettim . Sen ve benim aramda.”

       Ahmet derin bir iç çekti.  O kadar derin bir içi çekişi vardı ki  gören de   Dünyanın  en   derbeder  insanı  Seyyid   Ahmet   sanacaktı.Tüm samimiyeti ile   olgun , dürüst ve  samimi , sır saklamasını  bilen   hanımının  dayısı İban Dayı ya   tüm içtenliği ile anlatacaktı. Bu ah çekişinin  ardından gözyaşlarını tutamadı. O kadar duygusallaşmıştı  ki. Tüm içtenliği ile göz yaşlarını   sile sile   tüm duygularını  İban  dayıya  anlatmaya karar verdi:

      “İban dayı, namazdan  önce  güya şakalaşıyorduk.   Ama işin ciddiyetini  sen de ben de kavrayamadık. Daha küçük   olan  benim oğlum 1 sizin oğlan  daha 7 yaşında ama  bu  saf temiz  çocukların üzerinden sen  ve ben şakadan da olsa üstünlük  taslamaya kalktık. Küçük  çocuklar üzerinden . Şeytan  da  bu  sevgi dolu tatlı sert  atışmamızda   nefislerimizi  şişirdi. Biz ne yaptığımızı   bile bilemeden büyük laflar ettik. Güya  çocuklarımızın   ve   belki de  göremeyeceğimiz  torunlarımızın  yok yazar olmasını  yok   alim olmasını yok  şu olmasını  istedik.  Çocuklarımızın, torunlarımızın    büyük dedelerimiz   Hz.  Hüseyin gibi cesur, takva sahibi olmasını dilemeyi unuttuk.Onlar ın hayırlı evlatlar olmalarını dilemeyi  aklımıza getirmedik. İşte bunu  dua zamanı aklıma getirince  büyük pişmanlık duydum. Bu pişmanlığımdan dolayı Rabbimin beni af etmesini  , şaka olsun diye söylediklerimizin  gerçek olmasını  diledim.”

      Ahmet bunu söylerken  çok duygulanmış ve gözlerinden yaşların akmasına  engel olamamıştı.  İban dayı yeğenine sevgiyle bakarak:

        “Sanki  içimi okumuşsun  sen  yeğen.  Bende aynı duygular ve düşünceler ile  duamı ettim . İnşallah  içten samimi olarak ettiğimiz dualar gerçek olur da    çocuklarımız ve torunlarımız   Allah’ın istediği gibi kullara faydalı  insanlar  olurlar.”

            Çaycı çayları getirdi. Sustular.

             Biraz sonra   İban dayının okul çağına gelmiş olan  patlak gözlü sevimli ve  pelte  pelte  konuşan Sadık geldi. Babasını kulağına bir şeyler fısıldadı. İban dayı telaşla :

             “Kusura bakma yeğen hanımın doğum sancısı tuttu galiba “ diyerek   acele  kalktı.

              Ahmet de   hemen  toparlanarak, Seyyid Ali’den kalma  ve  abisi   Tahsin  ve  kendisine kalan evlerine doğru   yürümeye başlarken   Camide  ettiği duayı  tekrarlıyor ve  “Allah’ım   benim  çocuklarımın da   okumayı seven   ve  torunlarımın da okumayı yazmayı ve insanları aydınlatan insanlar  olmasını nasip eyle diyor “ sonra   dergahta   öğrettikleri zikirleri   tekrarlayarak  eve doğru  koşarcasına  yürüyordu. Bir yaşına basan   oğlu Hüseyin ve  okul çağına gelen   Hasan  Tahsin ile   Peygamberimizin   Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile oynamasını düşünerek  kendisi de  çocukları ile öyle oynamak için gençlik enerjisi ile  hızlı evine doğru yollanıyordu.

              Ahmet   akşama kadar evinde oyalanarak hayvanlarına  bakıp  sonra  eşi güzeller güzeli Rabia ile 7 yaşındaki oğlu Tahsin  ile daha 1 yaşındaki oğlu  Hüseyin ile ilgilendi. Akşama doğru evlerine gelen   komşuları  ona müjde   verdi. Rabia ile konuşken  kulak misafiri  oldu Seyyid Ahmet. Kadın diyordu ki:

           “Kız  İrebiç , duydun mu dayın İban Dayının  bir kızı  daha olmuş. Biraz önce aşağı mahalleden gelenlerden duydum.”

             Ahmet’in karısının adı  Rabia olmasına rağmen herke İrebiç derlerdi. İrebiç beyaz tenli oldukça güzel  ve enerjik yapılı  bir kadındı  neşeli olduğu zaman   herkesin sevgilisi olan bir kadın kızdığı zaman kendi çocukları dahil herkese küfürler savuran  ama namazında  niyazında olan bir kadındı ve  aşık olduğu  Ahmet  ile  evlendiği zaman henüz ergenliğe yeni girmiş 12 veya 13 yaşında bir kızdı. Nüfus kaydında bile ilk çocuğunu  12 yaşında doğurduğu yazıyordu. Şimdi ise 20 yaşındaydı ama 15 yaşında   bir kız kadar güzeldi İrebiç. Güzelliği ile Pazar’da dillere destan  olmuş, çok isteyeni olduğu Halde Seyyid Ali Efendi’nin   oğlu  Ahmet ‘e vermişti babası  Mahmut onu. Annesi Cennet de  bu evliliğe çok sevinmişti. Cumhuriyet  kurulduğu zamandan 1 sene sonra evlenmişler ve   Hasan  Tahsin doğduğu zaman  Cumhuriyetin 2. Yılı kutlanıyordu. Bunlar  Cumhuriyet  çocuğpu olarak büyüyeceklerdi.

              İrebiç 55 yaşında  olan dayısının  bir kızı  olduğunu duyunca:

               “Ya sen şu işe bak ben   henüz  anne olunca daha çocuktum  ama  dayım 55 yaşında yengem 45 yaşında anne oluyor, dünyanın  işine bak “ demişti.

             O zaman bilemezdi ki, dayısının  o gün doğan kızının henüz kucağında emzirmekte olan oğlu ile   ihtiras dolu aşk yaşayacağını. Oğlu yakışıklı Hüseyin  için genç kızların kalbinin küt küt atacağını  ama  O’nun gözünün  Leyla  misali  kara  kuru Safiye’den başkasını görmeyeceğini. 

           Gelen Habere  İrebiç sevinmişti.  Herkesin İban dayı dediğine kendisi ve  kız kardeşi de   gerçekten dayı diyerek  çok severlerdi. Allah için İban dayı da  yeğenlerini sever   evlerine gelince onları  deyim  yerinde ise kraliçeler gibi karşılardı. “Dünya güzeli iki yeğene   herkes  nasip  olmaz” derdi. İban dayı  yeğenlerine böyle sahip çıktıkça  onlarda dayılarını daha çok severlerdi.

            İban Dayı yeğeni Seyyid Ahmet’e derdi sık sık:

          “Yeğen ben seni gerçekten  çok seviyorum .  Sen yeğenimle evlisin.  Ama yeğenim kadar  seni de severim.  Seyyidlerin   duası kabul olur. Namazlarda  bolca dua edelim de  bizim sevgimiz   çocuklarımıza da geçsin. Onlarda  sıkı dost olsunlar.Hatta   torunlarımız  ve onların  çocukları bile…”

             Ahmet dayısının bu sözünü tutarak   her namazda  “Allah’ım  İban dayımın  çocukları da benim çocuklarımı   çok sevsin. Aralarında akrabalık bağları  çok sıkı  olsun . Onları  bize bağışla da      el ele  gönül gönüle hayatın  zorluklarına göğüs gersinler” diye dua etmeye  başlamıştı. Israrla da   dualar etmeye devam edecekti  Seyyid Ahmet..

             Pazar’da hayat devam ediyordu. Tarih ve doğanın kucaklaştığı bu  küçük Nahiye  Yaşilırmak üzerinde  1238 yapımı   Tavukçu  Köprüsü Tarihi Mahperi  Hatun Kervansarayı kaybolmaya yüz tutan   Beyobası Hamamı Sinan Paşa  Camii İlhanlılardan kalma  Halil Bey  Camii ile  Sivas ve Kayseri’den gelerek  Tokat’tan geçip Turhal’dan Amasya   yolu ile   Karadeniz’e açılan tarihi ipekyolu üzerindeydi.Bu yüzden bu nahiye   her zaman Kazova’nın merkezi olarak bilinirdi.  Diğer  dağ köy ve ilçeleri insanlarının  hayranlıkla baktığı  yerdi.        

            Aradan bir  kaç gün daha geçmişti ki, İrebiç   Hanım   yanına  oğlu Tahsin ve  daha yeni  yeni  konuşmaya başlayan  oğlu Hüseyin’i de alarak aşağı mahallede   oturan dayısının  yeni doğan kızını görmeye gittiler. Birini elinden tutarken, Ahmet  çok sevdiği  güzeller güzeli hanımının  yanında  yeni  yürümeye başlayan  oğlu Hüseyin’i  de alarak  aşağı    Sinan Paşa mahallesine   yollandılar.    

            İrebiç   dayısının evine varınca  evlenen  Rabia ( İrebe derlerdi)  evlenmiş   Somuncuların Kemal’e varmış evden gitmişti. Hamide  de 14  yaşındaydı  Ve  Şahinoğullarından   Mehmet ile nişanlıydı. Eve varınca   İban dayı çok   sevdiği  yeğeni İrebiç’e hasretle sarıldı. Daha sonra  Hüseyinê sarıldı en sonra Tahsin ile   Ahmet’e . Daha eve girer  girmez Hasan Tahsin ile Sadık oyuna dalmışları  bile.

       İrebiç   ile küçük Hüseyin   yeni doğum yapan  Fatma  Hanım’ın yanına  yaklaşırken   Ahmet  ile İban dayı da  bir köşeye çekilerek  sohbete dalmışlardı. Daha yeni yürümeye ve konuşmaya   başlayan Hüseyin’in  yeni doğan bebeğe yaklaşarak   bir öpücük kondurması ile  annesine  :

      “ Anne ne  kadar güzel bebek” demesi bir  oldu.

         Herkes hayretle   Hüseyin’e   baktılar. Daha yeni konuşmaya başlayan  ve anne  ve baba laflarından   başka birkaç kelime    öğrenen  Hüseyin’in güzel ve bebek  kelimelerini söylemesine  çok şaşırdılar. Bebek  ve güzellik kavramlarını   o anda  içinden gelmiş gibi söylemişti.  Fatma  Ana ve İrebiç hayretle    Hüseyin’e bakarken bir köşede  muhabbete dalmış  Genç Seyyid Ahmet ile    İban dayı da  bu  saf  ve  temiz  çocuk sözü üzerine   hayretle  Hüseyin’e baktılar.  İban dayı   Hüseyin’in saf ve temiz  “ Anne  ne güzel bebek değil mi?” sözü üzerine    hemen seslendi.:

          “Fatma canım, kıza ad arıyordun bak yeğenimiz   saf ve temiz duygular  ile kızını beğendi. Bizim kızın adını  Safiye koyalım” dedi.

           Genç İrebiç   dayısının  bu  sözü üzerine  dayısının zekasına hayran kalarak  dayısına sevgi ile baktı. Daha 1 yaşındaki çocuğun saf ve temiz duygularını  bile   ciddiye alarak    duygularını  yeni doğan kızına   isim olarak verecek kadar  büyük adamdı şu İban dayı.  İrebiç içinden   boşuna  “İban Dayı” dememişler   ne de  olsa benim dayım  diye geçirdi.

           İban dayının  ağzından çıkan her söz  bir emirdi bu  evde . O yüzden  artık doğan bebeğin adı da   Safiye olarak belli olmuştu ve  öyle  olacaktı.

           Güzel sohbetlerin yapıldığı, çayların içildiği  o gün, kıtlık zamanında gerçekten de İban dayı  cömertçe  yeğeni İrebiç, eşi ve  çocuklarına cömertçe davranmış ve  çok ikramda bulunmuştu.

           Aradan bir  kaç gün geçince,   İban dayının  55 yaşında   sahip olduğu  kızının adını gerçekten de Safiye koyduğunu  İrebiç   komşusundan duymuştu. Dayısının evi kendi evlerine  çok uzak  olmadığı halde    İrebiç  7 yaşında ela avuca  sığmayan 7 yaşındaki Oğlu Tahsin,  henüz yeni yürümeye başlayan ve   halim selim gibi görünen ama  duygulu  Hüseyin’i  evde   kocasına ya da   başkalarına  bırakarak dayısına   gidemiyordu. Genç yaşta anne  olmak problemdi.  Kendisi  ilk kez 15 yaşında anne olurken dayısının  hanımı  4. Çocuğunu  doğurduğu zaman   45 yaşında bulunuyordu. Hayatın  garipliklerine şaşırıyordu İrebiç. Daha gençti  . Zaman gelince hayat  daha  çok  garipliklerini görecekti.

          Bir ara  evde  kocaıs ve çocukları ile otururken   İrebiç:

          “Şu ev işlerinden zaman  bulup da  bir dayımlara  yeni bebeği görmeye gitsek dediğini duyan  Hüseyin’in   “Hadi gidelim “ der gibi ayağa kalkmasına  şaşırmıştı. “Bu çocuk İban dayı gile neden benden çok gitmek ister ki” diye düşünmeden  de edemiyordu.

         Çocukları anlamakta zorlanıyordu  İrebiç  gelin. Yaş genç oluğundan  dolayı hayatı anlamakta da zorlanır. Çok sevdiği eşi Seyyid Ahmet de olmasa   bu yaşta  meselelerin altından kalkması  zor olurdu.                     O Yüzden  bir Anne kadar sevdiği  Dayısının  Hanımı  Fatma Kadın  ona  tecrübeleri ile  sevgisi ile yol gösteriyordu. Buna  İban Dayının  okuması yazması olmamasına  rağmen hayat  tecrübelerinden ve gözlemlerinden öğrendiği bilgece tavrı da eklenince İban Dayı ve Fatma kadın Ahmet Efendi ile İrebiç Kadına adeta  ikinci bir anne ve baba oluyorlardı.

         Zaten akrabalar arasında   yaşça  büyük olan  yani   tecrübeliler   küçük olanlara  yol gösterecek ki nesiller arası  bilgi ve sevgi aktarımı sayesinde  gelecek nesiller  bir önceki nesile  göre daha  bilgi ve sevgi dolu olsun.Bunu  yapanlar  çok az  oluyor ama gerçekten de  etkili bir yöntem .

           İrebiç Hanım  bunu düşündükçe  Dayısı  İban Dayının  ve  kendi çocuklarının samimi  ve  akrabalık   bağlarını güçlendirecek   ilişkiler içinde olması  için  kocası Ahmet gibi namazlarında dualarını  eksik etmiyordu. Bu dualarının  kabul edilip edilmediğini  de ilerde görecekti. Kayınbiraderi Tahsin  Efendi de  dua etmeyi sever ve dualarının kabul olduğunu   söylerlerdi. Seyyid   olan insanların  samimi dualarının   kabul olduğunu    biliyorlardı. Tahsin  Efendiye   Apul derlerdi akrabaları. Çocuğu olmamış  öksüz ve yetim insan olan Selahattin’i evlatlık alarak büyütmek   istemişlerdi.  

          Bu  dua etme  işini ihmal etmeyen  İrebiç Hanım   dualarında   öyle samimi olmaya başladı ki,  dua edince ibadetlerinden  zevk aldığını ve huzurunun yerine geldiğini   hissediyordu.

         Yeni doğan dayısının  kızı Safiye anne ve babası  gibi esmer kara  kuru   bir  kızdı. Oğlu Hüseyin’in O kıza daha 1 yaşında olmasına rağmen  ilgi göstermesini   arada  düşünüyordu.

          Babası  Mahmut ve Annesi  Cennet  İrebiç’i dindar yetiştirmeye çalıştılar. Ama o bazen bu dindarlıkta   zaafa   uğruyor,  kızınca     küfür etmeden de  duramıyordu  eşine ve  çocuklarına kızdığı zaman. Kin tutmaz,  ettiği küfürlerden   sonra kızgınlığı geçince  pişman olur hemen tövbe ederdi.O’nun bu   tutumuna çevresi alışmış, espri konusu   bile olmuştu. İrebiç  hanımın   bu tutumuna ilerleyen   yıllarda  kocaman insanlar olacak olan torunları da alışacaklardı .

            Aradan birkaç gün geçince  İrebiç bir fırsatını bularak    oğlu Tahsin   ile Hüseyin’i yanına  alarak aşağı mahalleye   İban  dayısını görmeye gitti. Zaten yakın olan mesafede  hava da güzel olunca  Nisan ayının  güzel   meyve  ağaçlarının   çiçek kokuları arasında  ciğerlerine    çiçek kokularını  doldurarak   yavaş yavaş  İban dayının evine vardığında  Fatma kadın da  ev işlerini tamamlamış ve  komşu kadınlar ile sohbet ediyordu. Yeni doğan  ve  Safiye  adı verilen  çocuk da   odanın  bir  köşesine   konmuş olan ve İban dayının   bizzat kendisinin   yaptığı beşikte uyuyordu.    

             İrebiç  iki oğlu ile  odaya girince gene beklenen oldu   Tahsin hemen  kendi yaşında olan Sadık’ın yanına   koşarken   Hüseyin’in ilgi alanı hemen  yeni doğan Safiye oldu.  Beşikte mışıl mışıl  uyuyan   esmer ve kara kuru  kıza hayran hayran bakan  çocuk güzeli Hüseyin (Sözlükte Hüseyin küçük ve sevimli demek)  Safiye’yi görünce   yüzü gülmüş ve   güzel yüzü bir daha güzelleşmişti. İrebiç  çoğu hısım  ve akrabası olan  kadınlar  ile kucaklaştıktan sonra yanlarına oturdu. Bir yandan da göz ucu  ile  oğlu  yeni doğan bebeğe  zarar vermesin diye  onları süzüyordu. İrebiç    hanım  bunda yanılıyordu. Oğlu zarar vermeyi bırak  kıza  dokunamıyordu bile. Bunu  çocukların bilinçsizce davranışı olarak görseler de  anneler o minik yüreklerde  nelerin  yaşandığını ve yaşanacağını  zamanla   anlayacaklardı.

            Kadınlar sohbete dalında  daha  küçük çocuk olan  Hüseyin’in uykusu gelmişti ve   annesi hemen oracıkta  bulunan   bir mindere  çocuğunu yatırarak  üstünü örttü. Sadık ile   Tahsin de bahçeye çıkmış oyun oynuyorlardı. Kadınlar aralarında sohbet ederken  Fatma kadında  çocukların uyumasını fırsat   bilerek yeğenine  ve komşularına çay yaptı. Kadınlar  çaylarını  içerken zamanın nasıl geçtiğini unutmuşlardı. Çocukların oyuna dalarak   yanlarında olmaması, daha  küçüklerin de  uykuya dalması kadınların sohbetlerini koyulaştırmasına  sebep olmuştu.

          Çayları tazelemek için kalkan  İrebiç  Hanım midesinin bulandığını ve    başını döndüğünü görünce  güngörmüş   tecrübeli 4 çocuk annesi Fatma Hanım, başı dönen  ve midesi bulanan İrebiç hanıma  :

        “Kız sen hamilesin” dedi.

          İrebiç hanım şaşırdı. Çünkü Hüseyin daha  1 yaşını  bile   dolduralı çok  az olmuştu. Hemen peşinden bir  çocuk daha yapmayı istemiyordu.

           Kocası  Arapkirlioğlu  Seyyid Ahmet, iki çocuğunu zor geçindiren onurlu  gururlu ama  asla   kimseye yağ çekmeyen   doğru bildiğini söyleyen insandı. İrebiç Hanım   yeniden  genç yaşta anne  olmayı da istemiyordu   ama  Allah yazınca  o da  bir şey diyemeyecekti. 

           Vakit ilerleyince İrebiç Hanım   bahçede Sadık  ile oynayan  oğlu Tahsin   ile yeni uyanan  ve gözünü uyumakta  olan  Safiye’den bir türlü alamayan   Hüseyin’i de  yanına  alarak  evine döndü. Akşam eve yorgun gelen kocası     Arapkirlioğlu Seyyid  Ahmet’e yeniden baba  olacağı  müjdesini mi dese  yoksa  üzüntüsünü mü dese nasıl haber vereceğini düşünmeye başladı. Çünkü kocası  yakın zamanda  baba  olmayı düşünmüyordu. Kocası ne  derse desin Allah İrebiç’e yeniden  anne  Seyyid Ahmet’e de yeniden  baba  olmayı nasip ettiyse   kimse bir şey diyemeyecekti.  Nasip  kader   her şeyin başıydı.