SAFİYE

       Yıl 1933

       Cumhuriyet kurulalı  10 sene olmuş.

        Birkaç gün sonrasında   nice meşakkatlerle, kadın erkek çoluk çocuk, ne çok , pek çok  sıkıntılar ile kurulan   Cumhuriyetin   10. Yaşını kutlayacaklardı.  Bu 10 senede   yıkılan  koskoca  600 yıllık  imparatorluğun enkazı kaldırıldığı gibi  yeni Cumhuriyetin   kurulma  ve doğum sancıları  yaşanmış, Cumhuriyet'te  yeni doğan bir  çocuk gibi 10 senede  gelişim konusunda  epey mesafe kat etmişti. Her doğumdan önce yaşanılan   büyük ve dayanılmaz sancıdan sonra  doğan bebek   nasıl ki aileye mutluluk verirse   yeni doğan bebeklerde  ilerde  “ Cumhuriyet  Çocuğu” olarak anılacaklar, kimisi  doğduğu gibi köylü çocuğu olarak  kalırken  kimisi de okuyarak, öğrenerek  bazen zorluklarla göğüs gerecek  bazen de  sevinçlerle  ama her  zaman  azimle   yükselecek bu ülkeyi yöneteceklerdi.

          Bir roman okuyacağız bu kitapta. Yaşanmış gerçekten yaşanmış bir  hayat. Aşk, ihtiras kıskançlık, anne  ve baba  olmak,   akraba olmak,  sevgili olmak,  aşkı kıskanılacak kadar yaşamak   sonu  intihara kadar giden, ihanetin olduğu, dedikodunun nasıl aileleri yıktığı nasıl bir dünyada yaşadığımıza  şahit olacağız.

          Bu aşkın konusu yaşanmış  ve kahramanları  da  uzak kimseler de değil. Bu kitabı yazan  yazarın  babası  ve O’nun ilk  eşinin  aşkı. Aşk ama ne  aşk ki,  yazarı bile bunu yazarken  babasının  ve  görmediği  eşinin, O’nun çevresinin aşkı bu.  Yazar  bu aşkı duyduğu  öğrendiği zamandan bu yana dinlemeye,yazı yazmaya başladığı  35 seneden bu yana  yazmayı düşündüğü ve bu 35 yılda kafasında  şekillenen, beyninde yaşattığı ve  babasının ve  eşinin yaşadığı dramı hatırladığı  zaman gözyaşlarını tutamadığı   empati yaparak  babasının acısını yaşadığı bir  aşk bu.

        35 sene  yazmayı düşündüğü  ve bu aşkın ürünü olan ablalarının  “ Senin kalemine  güveniyoruz. Babamın  ve annemin  aşkını en iyi sen yazarsın. Yaz da  bizim torunlarımıza da  güzel miras olarak kalsın “ dediği bir aşk bu.

            Romanımızın kahramanı Safiye ‘nin  büyük aşk yaşadığı  iki kızının  babası   Hüseyin’in bu evliliğinden  sonra   evlendiği   ve  bir kızı daha olduktan sonra  7  sene çocuğu olmayan  Hüseyin Efendi’nin  7 sene aradan sonra  doğan   oğlunun da, ilerde  yazar  olması  üzerine  kaleme aldığı ve  Safiye’nin  yazar  olan yeğeninin de  bu  aşk hikayesini kaleme almasını  istemesi üzerine  bu konuda   ısrarcı olması  sebebiyle  kaleme alınan bir aşk hikayesi bu. Öyle bir aşk  ki  aradan geçen  yıllara rağmen Pazar’da dillerden  dillere   dolaşan, bu aşkın    meyvesi olan   iki kızdan olan torunlar ile bu iki kızın  da   görmedikleri annelerine  aşkını  halen konuştukları bir  aşk. Bu aşk hikayesi  daha başında  bile beni duygulandırdı. Hüzünlendirdi.Romanın  ilerleyen zamanlarında da  hüzünlenmeye   duygulanmaya  hüzün ve duygularımız da  artarak devam edeceğiz.

 

          20.Nisan.1933

          Cumhuriyet’in  kuruluşunun  10. Yılına  6 ay kalmış.  TBMM açılışının 13. Yılı  3 gün sonra kutlanacaktır.

          Tokat’ın Turhal ilçesine  bağlı  Pazar nahiyesindeyiz.  Tarihi  İpekyolu üzerinde  ve Yeşilırmak’ın  bir  kaç km  yukarılarında  bulunan  ve verimli  olmasına rağmen sulanamadığı  için  verim alınamayan ancak  Yeşilırmak  kenarındaki tarlalardan verim alınan  Kazova ‘nın tam ortasında   bulunan  Akdağ eteklerinde  bulunan  Pazar,  Nisan ayının  ağaçlarının  çiçek açtığı  bir  günde  Kadı Osman Efendinin  çarşının tam ortasında   diktiği ve   nerede ise 50 yaşına basacak olan  Çınar ağacının gölgesinde Pazar’ın   önde gelen simalarından    İban dayı Pazar’ın tek kahvesinde arkadaşları ile çay içerek   ülkenin günlük konularını  konuşuyorlardı. 

             İban dayı    55 yaşına gelmiş   eşi  Fatma ise 45 yaşındaydı. 19 yaşında   Rabia, 14 yaşında Hamide, 7 yaşındaki Sadık  ile   Beyobası köyünden  kalkarak Pazar’a taşınmışlardı. İban  dayının  köyden kente  göçünün  sayfaları dolduracak sebepleri vardı. 

           İban dayı bir oğlan çocuğu babası olmak için tam 48 sene beklemişti. Oğlan babası  olduğu  zaman  büyük sevinç yaşamış çevresine:

           “Kızlarımı okutamadım ama  oğlum  okuyacak. O  adam olacak yaşlanınca bana bakacak” demişti.

             Bu iddia o zaman büyük bir şeydi. Çok büyük bir şeydi. Cumhuriyetin  daha 10. Yaşı bile kutlanmamıştı. Kimse doğru dürüst adını bile yazamıyordu.Soyadı bile yoktu  kimsenin. Harf devrimi dahi daha yapılmamıştı. Herkes Osmanlıca  okuyor yazıyordu. Okuma yazma  oranı yüzde 10 bile değildi.  O yüzden  din adamları ve  öğretmenler   el üstünde tutuluyordu. İban dayı, insanların akıl danıştığı, sözünü dinlediği bu insanlara   imreniyor, kendisi  de okuma yazma bilmemenin ezikliğini yaşıyordu ve  ömür boyu da yaşayacaktı. Öyle  ki bu ezikliğini ilerde Pazar’ı anlatan  kitaplarda   bile   okuyacaktı torunları.

              İban Dayı oğlunu okutmakla kalmayacağını  söyledikten sonra  sözlerine şunları da eklemeden edemiyordu arkadaşları ile çay içerken kahvehanede:

             “ Ben  oğlumu okutacağım arkadaş, gerekirse dedelerimizin   yüzyıllarca   yaşadığı Beyobasından kalkıp Pazar’a bile taşınacağım”

                 Bu iddia  kimi için imkansız  görünen  bir şeydi. Kimisi  bunu hayal  olarak  algılardı. Şimdiye kadar bunu  iddia edip de  Pazar’a taşınma cesareti gösteren   olmamıştı.

                 Pazar ile Beyobası arası  çok  mu uzaktı. Saatlerce  uzakta mıydı? O kadar da değil  sadece 3 km kadar   bir uzaklıkta köydü. O  zaman vasıta  yoktu. Tokat ve  Turhal,  Pazar’a aynı mesafedeydi. Bu yüzden  Cumhuriyet  Kurulunca Pazar   Turhal’a bağlanmış , bunun yanında  Pazar’a 3 km mesafede  olmasına rağmen Endiz köyü 25 km mesafedeki Tokat’a bağlanmıştı.  Millet  Tokat ve Turhal’a  vasıta olmadığından dolayı  yürüyerek saatlerce  giderdi. Bunu yeni kuşaklara anlattığımız zaman masal gibi gelir.O yüzden  Pazar’da  çok genç dedelerinin anlattıklarını masal gibi dinler. Bizim çocukluğumuzda  baba ve annelerimizin  anlattıkları da masal gibi gelirdi.Anıları masal diye dinler. Masal gerçek hikayeler birbirine karışır ve   uzun kış gecelerinde  bunlar  gençlere  eğlence olurdu çok zaman. Öğrenmeyi   hayatı bir  öğrenme vasıtası olarak görenlerde   bu    hikayeleri dinleterek   ilerde   belki de    hikayeleri yazarak  yeni nesillere bırakacak  yazılı kaynaklar olarak görürlerdi.

             İşte bu yüzden  Beyobası ve  Pazar arasında  3 km yolu her gün yürümek gençlere rahat olsa da  vasıta olmadığı bir  kıtlık zamanlarında   alış veriş için veya başka şeyler için   Pazar’a sık sık  çoluk çocuk gitmek işkence gibi geliyordu  çok zaman.Bunun birde dönüşü vardı.

 

            İban dayı gelmişti 48 yaşına oğlan babası  olduğu  zaman. Oğlu Sadık  dünyaya geldiği zaman   kızı Rabia 12 , Hamide 7 yaşındaydı. Sadık okul çağına geldiği zaman   da  kızlarından  Rabia 19 yaşına gelmiş, Hamide de 14 yaşındaydı. Sadık okul çağına geldiği zaman  İban Dayı 55 yaşına merdiven dayamıştı.  Artık  çevresinde sık sık dile getirdiği “ Ben oğlumu  okutacağım, O İstanbul ‘da  okuyacak   büyük adam olacak”  sözünü tutmanın   zamanı gelmişti. Eğer bu sözü tutmazsa   “Dürüst  İban dayı” imajı büyük yara alacak ve  İban Dayı ne köyünde ne de    Pazar’da  kimsenin   yüzüne bakamayacaktı. Bundan dolayı   İban Dayı  için söz  senetti. Sözünde durmayan insanlar   pek sevilmezdi Beyobası’nda ve Pazar’da.