3.OSMAN PAŞA

             Günler günleri kovalarken,   Hüseyin  abisi Tahsin ile  ile düşe kalka büyürken  Arapkirlioğlu  Seyyid Ahmet efendi  üçüncü kere baba olmak için gün sayıyordu. Güzeller güzeli  eşi İrebiç hanım  genç yaşta  3. Kere anne  olacaktı. 3 çocuğun da kahrını genç yaşta  o zamanın  şartlarında  çekmek hiç kolay  olmayan şeydi.O zamanın kadınları  Cumhuriyete evlad  yetiştiriyoruz diye  daha gayretli, daha dirençli ve azimli olarak  hayata  tutunmaya   yemin etmişlerdi. Anne  ve babaları ne  sıkıntılara katlanmışlardı. Balkan harbi, Ryus harbi, yemen cephesi, Çanakkale ve En  sonunda    Kurtuluş Savaşı. Şimdi ise hayatta kalma, cumhuriyete    okuyan , yazan   anlayan ve aydınlatan  evlatlar yetiştirme savaşına başlamışlardı  genç kadınlar ve  erkekler  İrebiç  Hatun gibi.  

              Sıcak bir yaz günü, tam da  harman zamanı  İrebiç Hanım  bir  oğlan dünyaya  getirdi. İrebiç Hanım  daha 21 yasında , kocası  Arapkirlioğlu Ahmet efendi ise  24 yaşında  3 çocuk babasıydı artık. Hayatın  tüm  olumsuzluklarına rağmen bu hayata   olumlu bakmak  mutlu olmak  ve ayakta kalmak zorundaydılar.Bunun  mücadelesini vereceklerdi.

              Arapkirlioğlu Ahmet   Efendi  ile İrebiç Hanım   çocuklar Osman’ı kucaklarına  alınca    çok şaşırdılar. Çocukları  Hasan  Tahsin şişmanca   bir çocukken Hüseyin ise   zayıf   kara kuru  bir  çocuktu.   Osman ise ikizi kadar   Hüseyin’e benzeyen ,insandı. İlerleyen zamanlarda  pek çok insan  Hüseyin ile  Osman ‘ı karıştıracaklardı. Bu farklılığı  görünce hem  Arapkirlioğlu  Ahmet  hem de İrebiç hanım sevindiler. Üçüncü çocuk onların hayata daha  çok sarılmasına    daha da gayretli olmalarına vesile oldu.

           Arapkirlioğlu Ahmet  efendinin babası Hüseyin Efendi ile annesi   Fatma Hanımın  Ahmet’ten başka 3 oğlu daha olmuş ama ikisi  daha  küçük yaşta   vefat etmişlerdi. Geriye   Apul  dedikleri Tahsin kalmıştı.  O da    evlenmemişti.    Marangoz ustası olan Apul  dedeleri gibi tasavvuf ehli olup, 1790 lı yıllarda   Arapkir’den gelerek  Pazar’a yerleşen ve insanları irşat etmeye  buradaki ev  ve dergahında   devam etmişti .Seyyid Ali neslinden Pazar kadıları çıkmış  İlim ehli  çocuklarından Mustafa Efendi  İstanbul’a giderek Merkezefendi dergahında  yetişmiş ölünce de  Merkezefendi  dergahının bahçesindeki mezarlığa gömülmüştü.  Pazar’da kalan Seyyid Ali neslinden  olanlar kadılık   yapmışlar, Pazar’ın tam  ortasında bulunan kavlağan ağacını  da  Seyyid Ali neslinden   insanların diktiği insanlar arasında ağızdan ağza söylenir olmuştu.

            Seyyid Ahmet, oğluna  Hüseyin adını koymuştu. Babasının adı da Hüseyin idi.  Oğlu Hüseyin’in torununun   adının da   Hüseyin olmasını  çok arzu eder  ve dua ederdi.

            Söylendiğine göre   Seyyid Ahmet’in  babasının   adı  Hüseyin, Onun dedesinin adı da Hüseyin   böyle böyle   bu   Hz. Hüseyin’e kadar dayanıyor derlerdi Pazar’da .    Hüseyin küçük ve sevimli demek. Hüseyin de  gerçekten  küçük sevimli ve yakışıklıydı.

           İrebiç son oğlu Osman’ı  “Paşam” diye severdi. O yüzden  “ Osman Paşa” demişlerdi çocuğa küçükken   bir süre  sonra bu Paşa lakabı unutuldu  ve Osman  kaldı adı. Muhtemelen  Hz. Osman gibi  cömert, utangaç ve   soylu olsun diye bu simi vermişti  Arapkirlioğlu  Ahmet   Efendi.

           Arapkirlioğlu   Ahmet Efendi  soyadı Kanunu çıkınca   Yalçın soyadını almış kardeşi   Seyyid Tahsin  ise Özbek soyadını  almıştı. Ailenin   başka kolu  Konmaz, diğer kolu Doğan soyadını  almışlardı. Ayrı soyadını taşımalarına  rağmen Konmaz  ve Doğan   aileleri yan yana,  Yalçın ailesi  ile   biraz ilerde   kalmışlardı ama  senelerce iç içe yaşayarak   güçlü akrabalık bağları ile   kıskandıracak kadar sevgi dolu  yaşamışlardı.

        Yalçın  ailesine  “Hacıağalar” denmeye  başlamıştı.  Hüseyin’in  bir  lakabı da bu yüzden   Hac ı Hüseyin olmuş, sonra  bu halk dilinde  “ Hacı Üsüyün” olarak kalmıştı.

            Osman doğduktan sonra  eskisi kadar dayısı, İban  dayıya  gidemez olmuştu  İrebiç  . Çocukların yaramazlıkları özellikle en büyük Hasan  Tahsin   in okula başlaması ve okumaya  fazla önem vermemesi   onun canını  sıkıyordu. Genç Cumhuriyet ile beraber harf devrimi  ile   Cumhuriyet her  türlü imkanı zorlayarak nufusu    çok olan beldelere  nahiyelere   okul açarak okul  çağındaki herkesin  okula gelmesini  şart koşmuştu. Hasan Tahsin  okula başlamıştı ama  pek okuyacak göz yoktu. İşlerde de gözü yoktu. Anne ve baba  çocuklarının  okumasını  çok istemesine rağmen çocuklar  istemeyşnce  ne yapsınlar?

            O zaman   zorunlu eğitim  3 yıl  idi.İsteyen  4 ve 5. Sınıfı da okuyabilirdi.Çanakkale  , Kurtuluş Savaşından , Dünya Savaşından   daha nerede ise çıkalı  15  sene  olmasına rağmen hızla   gelişmek kalkınmak yolunda mesafeler   kat etmeye bakan Cumhuriyet   en çok da eğitime önem veriyordu. Osmanlıca  dan  Türkçe ye geçen Cumhuriyette  bu yüzden eğitim  sancılıydı. Halk Osmanlılıktan  Cumhuriyet düzenine geçmekte zorlanıyordu. Yeniliklere kapalı olan bir toplumun   yeniliklere açık olan Cumhuriyet’e  alışması   çok sancılı olacaktı tabii ki.

                5 sınıflı ilkokulu  tamamlayanlardan   istekli olanları   8 ay  eğitimle öğretmen yaparak   çocukları  eğitmesi isteniyordu. Bu yüzden  fırsatı  yakalayanlar  zorlu 3 sınıftan sonra pes etmeden azimle  4 ve 5 ı de okursalar  öğretmen polis   olabileceklerdi. Bazıları   bu fırsatı  iyi  değerlendirirken çok insana okumak zor geliyordu.

                İrebiç Hanım ın  amca oğulları  Mahmut ve  Turgut  bu fırsatlardan faydalanarak   öğretmen olmuşlardı.Onların çocukları ve torunları da  zamanla  babalarının  azimlerini  örnek alarak   iyi  eğitimle meslek  sahibi olacaklardı.   Bu fırsatı değerlendiremeyenler de pişmanlıklarını her fırsatta   çocukları ve torunları ile paylaşacaklardı. Hacı   Üsüyün de dahil.

               Tahsin’in okumayacağı anlaşılınca   Seyyid Ahmet  ve   İrebiç hanım tabii ki üzülmüşlerdi. Her anne baba   Cumhuriyetin  ilk yıllarında doğan çocuklarının    Cumhuriyet  gibi  Cumhuriyet ile beraber  hızla büyümesi gelişmesi ve çocuklarını da aynı  hızla  sevgiye büyüterek   kendi  isimlerini   gurur ve  şerefle   tarihin altın sayfalarına  yazdırmalarıydı.  Bunun  gerçekleşmeyeceğini görmek  ya da tahmin etmek   tabii ki her anne ve babayı üzerdi.  Ama abisinin defter ve kitaplarını   görünce yanına  giden   daha 2 yaşındaki   Hacı Üsüyünü görünce  umutlanıyorlardı.    Hacı Üsüyün abisinin aksine   halim selim ve kitap   defter  falan görünce  ilgi gösteriyordu.

                Küçük Osman  ile beraber   ev  cümbüş yeri gibi olurdu  bazen. Üç çocuğa da zaman zaman bakmakta  zorlanan İrebiç hanımın  en  büyük yardımcısı   gene   halim selim  olan ve    fazla konuşmayı  sevmeyen   kocası Seyyid Ahmet efendi  yetişiyordu.Eşini ve  çocuklarını  seviyordu Seyyid Ahmet Efendi. Yeşilırmağın öte geçesinde  yer alan 15 dönüm tarlasında  ekip  biçtikleri ile   geçiniyorlardı.  Bu   ırmak  şehrin altında   geçiyor  taştığı   zaman  öte geçede   tarlaları olanları   bazen  canından bezdiriyordu.  Bu ırmak  üzerinde bir köprü yoktu. Fazla  derin olmadığından  dolayı da   insanlar ırmaktan  yürüyerek  geçerlerdi. Kadın erkek. Bu ırmak  taştığı  zaman sorun olurdu  ama   bunu da  aşmasını bilirlerdi.  Irmak üzerinde sadece   Pazar’a  çok uzak   olan  Tavukçu Köprüsü   olarak da  anılan  1237 yılında yapılmış  Erkilet  Köprüsü vardı. Tarlalar   hemen şehrin altından geçmesine rağmen   köprü  Pazar’a en az 2 km ötede  olunca   2 km de   dönüş 4 km  git akşam 4 km de dön  günün büyük bölümü yürüyerek   geçerdi.

         Seyyid Ahmet   Efendi kağnı ile bu yolu   ırmak taştığı  zaman  köprüye kadar  giderek  geçer  ırmak sesiz  sakin olduğu zaman da   kağnısı  ile geçerdi. Daha sonraları   bu ırmağı  çocukları  at arabası  ile geçeceklerdi. Bir  ırmak  üzerindeki   yapılacak  köprüyü  ne Seyyid Ahmet Efendi   görecek  ne de    onun yaştakiler. Ancak torunları görebilecekti. Zaten  Cumhuriyetin  ilk yıllarında  kimse de   bu köy yerde  ırmağa köprü yapmayı akıl edemeyeceklerdi. Veya  imkan  bulamayacaklardı. Y ada halkın  deyimi ile   “işlerine gelen bir  çalışma” olmayacaktı ırmağa köprü yapmak.

         Seyyid Ahmet efendi  sigara falan bile kullanmayan  ama  arada  arkadaşları ile çay içmeye takılan   bir insandı. Başka insanlar gibi boş konuşmayı,  dedikodu yapmayı  pek sevmez, çok kızmazsa  küfür bile etmezdi. İrebiç Hanım  ile  aynı kafada  olduğundan  birbirlerini severek    yaşıyorlardı.

      Seyyid Ahmet Efendi  Kağnısı  ile   Yeşilırmak’ın öte geçesinde   tarlasını sürerken    çok zaman  “ Ahh  şu ırmakta bir  köprü olsaydı” diyerek   ah  u vah edecek, bunu seneler  sonra  akılları   erdiği  zaman  oğullarına anlatacak onlarda torunlarına  anlatacaktı.        Ama torunları   daha  alt nesillere anlatmayacaktı. Belki de  o zaman  köprülerle dolardı ırmağın üzeri.

          İrebiç Hanım yeni doğan Osman  ile ilgilenirken bir yandan da artık kocaman  olan  10 yaşına basan ve yaramazlıkları  ile    çevresindekilere  küfür ederek   zamanı geçiren  Hasan Tahsin’e laf yetiştirmekle  meşguldü.  “Bazen  çok sıkışınca İrebiç Hanım    Tahsin”e  “ Allah bana  senin  Küfürsüz  geçen günlerini de gösterecek   mi?” diye  söyleniyordu.