GINAŞ

GINAŞ

                        -1-

            Bir zamanlar kentimizde Gınaş lakabında biri yaşıyordu. Asıl adını bilmiyorum. Lakabı sanki adı gibi olmuştu. Gınaş, kimine göre saf, kimini göre ermişti. Ermiş diyenler ona dede diye hitabederledi. Gınaş’ın gaipten bildiğine inanılırdı. Yalnız, sorulduğunda söylemez, içine doğduğu zaman konuşurdu. Örneğin, şoförün biri anlatıyor:

            -Kente gelirken Gınaş’a yetiştim, durdum, “Haydi bin de götüreyim” dedim. “Sen yürü ben sana yetişirim” dedi. “Saflığı bundan belli, yürüyerek kamyona mı yetişilir diye söylenerek yol almaktayken aracım arıza yaptı. İndim. Hayli uğraşıp aracımı onardıktan sonra tam hareket edecekken Gınaş yetişti.

            Teklif beklemeden atladı, şoför mahalline, “Haydi gidelim.” dedi…

                        -2-

            Oğlum yeni yeni yürüyor. Elinden tuttum kaldırımda gezdiriyorum.  Karşıdan gelen Gınaş, çocuğu kucağına aldı seviyor. Oysaki çocuk, o günlerde çok ürkek. Özellikle benden başka hiçbir erkeğe gitmiyor.

            Saçı başı dağınık, kirli sakallı Gınaşın kucağında gayet mutlu. Nerdeyse boynuna sarılacak Gınaş’ın. Bir süre sevdikten sonra yere bıraktı çocuğu, bana hitaben,

            -Analı babalı büyüsün. Hayırlı evlat olacak diye çekti gitti.

                        -3-

            Paralarımı cüzdanda taşımak gibi bir âdetim yoktur. Büyük paralar pantolonumun sağ cebinde küçük paralar sol cebindedir. Madeni paralar ceketimde bulunur. Bir gün Gınaşla karşılaştık.

            -Beş lira ver.

            - Bozuk yok dede diyerek elli liraları gösterdim.

            -Şu cebindeki beş lirayı istiyorum. Elimi sol cebime soktum. Yalnız bir beş lira var. Çıkarıp verdim. Oysaki başka zamanlar beş liranın yanında başka beş ya da on liralar da bulunurdu. Yirmi liralıklar henüz tedavüle çıkmamıştı.

            Sol cebimdeki beş lirayı nasıl bildiğine hala akıl erdiremiyorum.

            Gınaş’ın bir huyu da topladıklarını ilk rastladıklarına hediye etmesiydi.

            Bazen karşıdan geldiğini görürdüm.  İşim acele olduğu zamanlar içimden “Allah vere de beni fark etmese.” Dediğim zamanlar olmuştur. O durumlarda burnumun dibinden geçse benimle ilgilenmezdi

                        -4-

            Kayınvalidem anlatıyor:

            Mahallenin terzisiyim. Çıraklarımla çalışıyoruz. Kapı çalındı. Açtım, Gınaş.

            -Buyur dede, bir arzun mu var?

            -Bir havlu ver.

            Sandığı açtım. Hediyelik havlulardan birini getirdim. Havluya bir göz attı.

            -Pembe havluya kıyamadın mı? Ben onu istiyorum dedi.

            Zaten sandığı açınca elime ilk önce pembe havlu gelmişti. O, hepsinden kaliteliydi. Nasıl olsa benden alıp ilk rastladığı kişiye vereceğini bildiğim için sıradan bir havlu getirmiştim. Beddua eder korkusuyla istediği havluyu getirdim…

                        -5-

            Patates tarlasında çalışanların yanından geçerken çalışanlara selam vermemiş. Bunu fark eden çalışanlardan birisi seslenmiş:

            -Selam sabah, kolay gelsin demek yok mu, dede?

            -Boşa çalışanlara selam mı verilirmiş?  Diye yoluna devam etmiş.

            Çalışanlar hiç beklemedikleri bu yanıta kızmışlar bile. Bir süre sonra şimdiye kadar günlük güneşlik olan hava bozmuş. Bir yağmur, bir dolu, bir sel patatesleri toprağıyla beraber silmiş süpürmüş. Acaba Gınaş, olacakları daha önceden mi görmüştü!? 

 

            Koca Yunus’un deyimiyle dünya denilen pencereden Gınaş da baktı geçti. Mekânı cennet olsun