ALİCÜK

Cumhuriyet kurulmuş, savaşlar bitmişti. Atatürk yenilikler devrimler yaparak ülkenin kalkınması için mücadele ediyordu. Halk yaralarını sarıyor, acılarını yaşayarak kapatıyorlardı. O zamanlar Tokat pekte gelişmemişti. Halk geçimini tarım ve hayvancılıkla kazanmaya çalışıyorlardı. Her mahallenin bir sığırcısı vardı. Yaylım alanları neredeyse belliydi. İki mahallenin bir sığırcısı vardı. Birkaç evin ahırı yoktu. Genellikle sağmal inekleri, atı, eşeği, koşum için öküz ve kömüşü vardı.

Alicükde Tepe Mahallenin sarugüllük, erenlerin sığırcısıdır. Güneşin doğmasıyla Alicük kalkar azığını alır, değneğini kapar sığırcı, sığırcı ho ho diye bağırırdı. Mahalleli mallarını toplanma yerine getirirdi. Toplanan hayvanları önüne katar kır bayır yayardı. Ali’nin sonuna neden (cük) ekini koymuşlar bilemiyoruz. Ama küçük olduğu besbelli. Yaştan mı boyu mı kısa da ondan mı Alicük denir bilinmezdi.

Alicük sığırı haş dağının arkasında gütmekteyken yorulmuş, taşlık bir yere oturmuş sığırları gözlermiş. Değneğiyle taşları aralar iterken düz bir mermer görür. Bu nedir derken elleriyle taşları aralar. Mermerin birleştiği yeri değneğiyle temizler. Alt tarafta ne görsün sarı sarı altınlar. Alicük sevinir. Tekrar mermerin üstünü taşla kapatır. Akşama kadar düşünür durur. Kime dese kimle paylaşsa da bu altınları alsa. En iyisi karısına demeli, bu sırrı onunla paylaşmalı diye düşünmüş. Ama nasıl demeliydi. Bu sırrı demeden karıma bir sır vereyim. Eğer tutarsa, bu altınları söylerim demiş. Akşam eve gelince yemeğini yer, eşini yanına çağırır.

—Nadide Hanım sana bir şey diyeceğim ama sakın kimseye bir şey deme olur mu?

— Nadide de herif ne ki bu kadar gizli olan?

Alicük bu gün büyük abdestimi yaparken arkamdan iki saksağan çıktı. Uçup gitti der. Alicüğün oğlunun adı da Alicükmüş. Nadide oğlu Alicükü yatırmış, sonra da herifi Alicükü yatırmış. Nadide’nin o gece uyku girmemiş gözüne. Sabah erkenden kalkar. Kapı komşularına bu sırrı paylaşır. Komşular sormayın dün bizim herif büyük abdest yaparken ardından iki saksağan çıkmış. O komşu öbürüne o da diğerine söylemiş. Alicük sığırların başına gelene kadar birkaç kişi saksağan hikâyesini söylemiş.

Alicük –ha demek ki koynumdaki karım küçük bir sırrı saklayamadı. Ben altını söyleseydim beni millet paralardı der. O günde sığırı güder gelir. Akşam olunca hanımına derki;

      Nadide Hanım azığı hazırla ben Ankara’ya gideceğim der. Bundan sonra sığır gütmüyorum. İkinci günü giyinir kuşanır azığını alır, o günün koşullarıyla Ankara’ya gider. Hükümet yetkililerine – ben sığır güttüğüm yerde kırk teneke dolusu altın buldum der. Yetkililer önce inanmazlar sonra Alicükle gelirler aşer bakarlar ki gerçekten de altın vardır. Alicük’e yetkililer teşekkür ederler. Alicük’e de bu iyiliğinin karşılığı olarak Tokat’ın saat hanenin üst tarafından Geyras’a kadar sana veriyoruz güle, güle kullan derler. Alicük ev yapar eker biçer. Aklına tapu etmek gelmez. Zamanla başkaları da ev ve araziyi kullanmaya başlarlar. Alicük’ün anne tarafı Beşörenli, baba tarafı da Çördük köyündendi.

 

 

Bu hikâyeyi Şişik anlatırmış. Saniye Bir duymuş. Bu olayı da bana anlattı. Toplumda yaşarken eşine güvenmeyeceksin. Eşinde dedikoducu olacak. Bulunduğun yerdeki insanları, bulunduğun ilin yöneticilerine güvenmeyeceksin. Ankara’ya gidip derdini yanacaksın. Güvenmemek o günlerden mi geliyor günümüze bilinmez ama bilinen bir doğru varsa halkın yöneticilere güveni.

 Yeter ki güveni sevgiyle halka hizmet eden yöneticilerimiz olsun. Gelişmemiz kalkınmamız daha kolay olur.

Süleyman Erkan

27.11.2016

Bedesdenlioğlu- Tokat