MISRALARLA

“Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum anlatamıyorum” diyen Orhan Veli gibi meramımı anlatmak istediğim zaman ne vakit tıkansam hemen şiir ve türkülerimize başvururum. Bir maden kazasında, bir terör saldırısında şunca insanımızı kaybettik. İçimiz kan ağlarken hayatın devam ettiğini, güneşin her gün doğduğunu, zamanı gelince karın, yağmurun yağdığını ne güzel anlatmış türkünün iki dizesi:

“Yunuslar dizi dizi

Aşar Karadenizi”

            Gurbette ortaokul öğrencisiydim. Okuldan erken gelip balkonda otururken sınıf arkadaşlarımın bisikletleriyle ve de uyumlu bir gurup halinde akşama doğru sessizce yol aldıklarını görürdüm. Sınıfımızın en zekilerinden Aydın’ın çevresinde oluşan gurup mutlu muydu, benim gibi onların da gaileleri var mıydı? Bilemem ama dümdüz ovada uzayıp giden asfaltta uzaklaştıkça küçüle küçüle gözden kaybolurlardı. Ben ise “O güzel adamlar, o güzel atlarına binip gittiler” ya da “Bakakalırım giden geminin ardından / Atamam kendimi denize / Serde erkeklik var ağlayamam”, gibi peşlerinden mayıl mayıl bakardım...

            Hani sen kafanda bin bir sorunla cebelleşirken birisinin yanından bir ıslıkla uzaklaştığını görürsün ya öyle… O anda köyünü, evini özlersin. Küçük kardeşin ne yapıyor acaba? Arkadaşların oyun alanında toplandılar mı, yokluğunu hissediyorlar mı ki? diye sıla hasreti, içinde kor gibi yanar ya işte o andaki duygusal halini Cahit Külebi özetleyiverir.

 “…Alın beni, bırakın o vadiye

Belki yüzyıllarca yaşarım.

Şu bizim Külebi n’oldu diye

İsterse sormasın ahbaplarım.”

 Bu da Mehmet Emin Yurdakul’dan

“Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et;

Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet,

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.”

 

Şair ve yazarlarımızın, san’at adamlarımızın susmamaları dileğiyle…