TALİH

Sanırım on dört yaşımdaydım. Yapı sanat okuluna girmek için başvurdum. Sağlık raporu istediler. “Bu çocuk, kolunu yüz seksen derece kaldıramıyor, otuz beş yaşında kambur olur” diye rapor vermedi doktor. Oysaki ileriki yıllarda hayli sağlık raporu aldım. Bu konu hiçbir doktorun dikkatini çekmedi.

                Öğretmen okulu, eğitim enstitüsü, yedek subay okulu için ayrı ayrı tam teşekküllü hastanelerden sağlık raporları aldım. Yaşım ilerledikçe ilk doktor haklı çıktı. Giderek kamburlaşmaya başladım. Bu konuda çileyi en çok terzilerim çekti. Bedenî kusurumu kapatmak için bütün hünerlerini sergilediler, başvurmadıkları meslekî yöntem kalmadı.

                Yetmiş altı yaşımdayım. Ben bile fark ediyorum, engelimi. Mesela kumsalda herkes sırt üstü sere serpe uzanırken ben başımın altına mutlaka bir destek isterim. Yani desteksiz uzanınca başım havada kalır. Eller gibi başımı kumsala koymaya kalkınca boynum gerilir, rahat edemem.

                Bir gün buzlu bir zeminde yürürken iki ayağım birden kaydı ben neyin ne olduğunu anlamadan buzların üstüne sert bir şekilde sırt üstü uzandım. Ciğerlerim oynadı sandım. Bir an nefesim kesilir gibi oldu. Kalkmaya davrandım, kalkamadım. Baktım üç tane delikanlı bana doğru koşuyorlar. İlk ulaşana elimi uzattım. Ayağa kalkınca:

                —Ben seni düşerken gördüm amca. Kafanı çarpmadın. Bir yerin ağrıyor mu?

                —Yok canım. Bir şeyim yok. Yardımlarınız için teşekkür ederim. Ben gideyim bari.

                —Kurban olayım amca içeri girelim de biraz otur.

                Şöyle kendimi yokladım. Önemli bir şeyim yok. Tekrar teşekkürlerimle gençlerle vedalaşıp evin yolunu tuttum. Evde düşünürken o hızla ya kafamı bir yere çarpsaydım halim nice olurdu derken aklıma sırtımdaki kambur geldi. Şimdiye kadar hiç sevmediğim kamburum, bir hava yastığı gibi başımın buzlu zemine çarpmasını önlemişti.

                Aynı anda daha önceleri dinlediğim bir hikâyeyi anımsadım.

                Efendim, zamanın birinde paşalardan birisi padişahın kızına talip olmuş. Paşanın düşmanları onun cüzzam hastası olduğunu ispiyonlamışlar padişaha.  O günlerde bitin cüzzam hastalarını sevmediğine inanılırmış. Kişinin cüzzamlı olup olmadığı bitinden anlaşılırmış. Yani günümüzde kurtlu meyveler nasıl makbulse o zaman da bitli insanlar makbulmüş. Muayene sonunda damat adayında bit bulununca padişah, kızının evlenmesine onay vermiş… Bunun üzerine Lâ Edrî, aşağıdaki dizeleri söylemiş:

                “Olacak bir kişinin bahtı kavi tali yar,

                Kehlesi dahi mahallinde anın işine yarar”. Lâ Edrî

(Kişinin şansı yaver gitti mi, üzerinde bulunan bit bile işine yarar.)

                Ben de diyorum ki, bitin paşanın işine yaradığı gibi kamburluk da benim işime yaradı. Yani bit yüzünden paşa nasıl muradına erdiyse, kamburluk yüzünden ben de kafamı yerlere çarpmaktan kurtuldum.

                Mevzuu, bu…

 

                Meraklısına: bitin adı o yıllarda kehle imiş…