TEK "VATANIM SENSİN" TÜRKİYEM…

NE kadar özlemişiz vatan aşkının, ülke sevdasının anlatıldığı filmleri. Ne denli özlemişiz vatanın, vatan toprağının kurtuluş destanını işleyen yapıtları… o destanı yaratan kahramanların yaşanmışlıklarını ve özlemiştik..

                Bu topraklar için toprağa düşen kefensiz bedenlerin emanet ettikleri kutsal değerleri güncellemek gerekliliği duyduğumuz günümüzde, milletçe tek yürek olmak zorunda olduğumuzu hatırladık belki de.

                Son aylarda ekrana kilitlendik adeta. "Vatanım Sensin" adıyla yayınlanan  televizyon dizisi bizleri ekrana döndürmekle kalmadı kendi benliğimize de döndürdü, biraz olsun…

                Öyle ki; örf, adet ve geleneklerimize ters düşen, tamamen gençliğimizi, kadın ve çocuklarımızı sömüren, duygularımıza ambargo koymayı hedefleyen program ve dizilerden televizyon izleyemez olmuştuk.

                "Vatanım Sensin" nefes aldırdı bizlere. Haftada bir gün de olsa kabul gördü ekranlar. Ama yeterli mi…? Asla…! Devamlılık olmalı mutlak.

                Yıllar önce "KURULUŞ" dizisi vardı. Herkesi ekran başına kilitlemişti. Şeyh Edep Ali'nin tarihin derinliklerinden seslenen özlü sözleriyle ışıklanan, küçük beylikten koca imparatorluğa uzanan zaman diliminin görsel güzellikleriyle donanımlı anlatımıydı. Zevkle ve şevkle izlenirdi.

                Öğrencilerime "İzleyin, notlar tutun" derdim. Ertesi gün dizideki eylemleri, söylemleri tarih kitaplarıyla yüzleştirdiğimizde bilgilerin ne denli örtüştüğünü görmek mutlu ediyordu öğrencileri. Zira tarih kitaplarımızda boş bilgiler değil gerçeklerin dili vardı.

                Ya Türkçe kitaplarımız..! bir ansiklopedi kıvamındaydı hepsi. Şimdilerde asla göremediğim ve çok üzüldüğüm paylaşımcı, vatan, bayrak sevdasıyla yüklü, sevgi, saygı üreten en güzel okuma parçalarıyla doluydu. Hele bir tanesi vardı ki; yürekleri titreten mesajlarla yüklüydü.

                Arabistan'da yaşamak zorunda bırakılan bir Türk çocuğunun diline ve vatanına duyduğu özlem ve hasretini eve gelen bir "ESKİCİ" ile paylaşmasının  yurt ve dil sevgisinin önemini en güzel anlatan parçalardandır.

                Namık Kemal'in "Vatan Yahut Silistre" adlı eserinin özünü yüreğinde hisseden, Orhan Şaik Gökyay'ın "Bu Vatan Kimin" şiirini coşkuyla okuyan, bayrak ve Atatürk şiirlerinde coşan bir kuşağı ve o kuşağın aydınlanmasındaki tek kaynaklarımız olan o kitapları unutmak mümkün mü..?

                O dönemlerdeki ilkokullarımız birer akademi gibiydi dersem doğruyu söylemiş olurum.

                Sinema günleri vardı okulların. Topluca gidilirken toplu yaşama kuralları da öğretilirdi buralarda. Vatan, millet, bayrak, ülke sevdasını anlatan filmler coşkuyla izlenirdi.

                Çanakkale'nin geçilmezliğini, Kurtuluş Savaşının kahramanlarını, Mustafa Kemal'in İzmir'e girişini bu filmlerde görüp, kitaplardan da okuyarak öğrenirdi çocuklarımız. Onların çılgınca alkışları hala kulaklarımdadır.

                Halide Edip'i "Vurun Kahpeye" filmi ile tanıyan bu çocuklar romanını okumak için de kütüphane salonlarına koşuyordu o vakitler.

                Yıl sonu müsamereleri yapılırdı.

                Öğretmenlik yaptığım köylerin birinde hazırlamış olduğum Kurtuluş Savaşı ve Küçük Ali adlı oyun oynanırken, ahırdan bozma bir mekanda toplanan köy halkının ağladığını gördüğümde yaşadığım duyguları anlatmak mümkün değildi. "Bir Yolcuya" şiirini okuyan bir köy çocuğunun "Dur..! Yolcu" diye seslenirken hıçkırıklara boğulduğunu görmek hayatımın gurur sayfalarından biriydi. Demek ki ülkeme karşı görevimi tam yapıyordum. Tüm gösterilerin ana teması vatan sevgisiydi..

                Gösteri sonunda Sevr haritasının sahneye gelmesiyle arkadan yükselen Allah..! Allah..! sesleriyle o haritanın Türk süngüleri ile parçalanıp yerine Atatürklü Türkiye haritasının oluşması heyecan ve gururun göz yaşlarıyla taçlanmasına sebep olurdu.

                O dönemlerde okullardaki sosyal etkinliklerin yöre insanının yaşam biçimine, düşünce ve dünyaya bakış biçiminde de ne denli etki ettiğini görememek mümkün değildi.

                Bilgiye çok kolay ulaşılamıyordu o dönemlerde. Ancak özverili çalışmalarla, çabalarla başarıya ulaşmak mümkündü. Böyle olunca da en önemli görev öğretmenlere düşüyordu tabi ki.

                Yılların acımasızca birbiri ardı sıra geçtiği zaman akışında, o vaktin çocukları, bu vaktin erişkin güzel insanları artık. Her karşılaşmada geçmişte yaşadıkları o güzellikleri paylaşmaktan mutlu oldukları besbelliydi. Lakin şikayetleri vardı hepsinin de… Yeni kuşaktan şikayetleri vardı belli ki… Konuşurken derinden "Ahh..!" çektiler. Gözlerinde yılgınlık ve isyanlar gözleniyordu. Sanki bir şeyler avuçlarından kayıp gitmiş, duygularına prangalar vurulmuşçasına suskundular.. "Neden böyle olduk" dediler… "Bilmem.. Onu siz bulun bakalım." dedim. Acı bir gülümsemeyle geçiştirdiler.

                Bilginin parmağının altında bir "tık" la ulaşıldığı günümüzde doğruları bulup paylaşmak, o güzellikleriyle beraber yaşamak farklılıktı insanlar için. Tek amaç öğrenmek, öğrenmek yine öğrenmekti.

                Tarih, coğrafya derslerinde öncelik yaşadığımız yer ve ülkemizdi. Misisipi'nin, Nil Nehri'nin uzunluğu değil; bizi, Yeşilırmak'ın, Kızılırmak'ın özellikleri, güzellikleri, Gazi Sakarya Irmak'ının tarihe tanıklığı ilgilendiriyordu.

                Günde en az üç kez üzerinden geçtiği ırmağın adını bilemeyen ortaöğretim çocuğuyla yaptığım söyleşi ister istemez eskilere taşıdı beni.

                Yedi bölgemizi tanımadan ne işimiz olurdu bizim Afrika'da, Uzak Doğu'da, Arap Yarımadasının kızgın çöllerinde.

                Belli ki eksiğimiz çook… çook..! Tabi ki yanlışlıklarımız da çok.. "Konu vatansa gerisi teferruattır" sözleri ışığında herkes ellerini o ağır taşların altına sokmak mecburiyetindedir artık.

                Bir vakitler küresel aktörlerin küresel projeleri içinde Türk eğitim sistemini kapsayan her türlü çalışma ve faaliyet alanları Medeniyetler İttifakı gibi gösterilerek geleceğimizin şekilleneceği düşünceleri yaygınlaştırıldı.

                Lakin sonuçta çok acılar yaşandı.

                Günümüzde aklımızla yüreğimizi birleştirip ülke menfaatlerini ön planda tutmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de ülkemizi, topraklarımızı, kutsal ve kültürel değerlerimizi vatan sevgisiyle örtüştürmek durumundayız.

                Ancak çağdaşlığa böyle güzelliklerle donanımlı olursak güçlü bir Türkiye olarak ulaşmış oluruz.

                Türk ulusunu bilimsellik ışığında ayakta tutan tüm bu kültürel, sosyal ve kutsal değerlerden birinin yozlaşıp, hırpalanması diğerlerini etkiler ki; O vakit "Millet fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir…"

                Biz bugünlere çok ağır bedeller ödeyerek geldik.. medeniyetlerin beşiği olan vatan toprağımız ve milletimiz her dönemde vatansız kalanlara vatan olmuş kucak açmıştır. Lakin biz vatansız kalırsak "Başka Türkiye yok..!" bu yüzden önce birbirimize sonra vatan ve kutsallarımıza sahip çıkmalıyız. Bunun için de eğitim şart diyorum.

                Çocuklarımıza vereceğimiz kazanımların en önemlisi sevgi olmalıdır. Sevgisiz yürekler yaşayan boşluklardır. O sevgi ki; önce ailede çimlenir.. İlkokul yıllarında biçimlenerek boy atıp, meyve verirken;

                Binlerce yıllık tarihiyle.. Yüz yılı kucaklayan cumhuriyet sevgisi ve sevdasıyla seslenir.. Vatanım sensin Türkiyem…!

 

Esen Kalın