ASKERE MEKTUP

Son Olaylardan Sonra Bu Mektubu On İki Yıl Sonra Yeniden Yayımlamayı Uygun Gördüm…

Canım Evladım,

VATANIN DÖRT YANINDAN

                Mektubunun içindeki sonsuzluğa akan yürek dolusu çağıldayışlarını ibret ve hasretle okuduk. Okuduk, buradan askere gönderirken dipsiz bir denizin içinde yüzüp yüzemeyeceğini merak ede ede gönderdiğimiz, yaş bakımında geçkin, fakat hayat yaşı bakımında körpe bir evladın acısını yaşayarak uğurladık. Sen buradan giderken bizim ne düşünceler içinde olduğumuzu; ne halde olduğumuzu  kim bilir anlayabilmiş miydin?... Yıllarca bir sırça sarayın içinde yavrularını tutmaya çalışan babaların gönül dünyasındaki dertlerin büyüklüğünü kavrayabilmiş miydin, bilmiyorum. İnşallah, şimdi daha iyi anlamışsındır.

                Askerlik insanı adam eder, derler. Doğru, adam olanı adam eder.

                O kutsal yuvada nice yavrularımızın vatan için şehit düştüğünü, Resulullah’a komşu olduğunu biliyor musun?

                Yıllardır yüreğimizdeki acıları kimseyle paylaşamadık. Paylaşsak, paylaştığımız kişilerin yüreklerindeki zayıflık yeni acıları kaldıracak mıydı? Ya elimizde tuttuğumuz kristal avize birdenbire dağılıp giderse, bizler baba olarak ne yapardık?  Fakat o kristal avizeden çok, içinde korumaya çalıştığımız yüreklerin ölümüne tahammül edemezdik.

                Vatan için tutulan bir saatlik bir nöbetteki uykusuzluğun, bin yıllık ibadetten daha iyi olduğunu; kim bilir kaç kez söylemişimdir. Aslında bunu sen de biliyorsun. Ana kuzularının,  kurban gibi vatana teslim edildiği yuvada, büyüyüp serpileceksin.

                Sevmeyi, sebepsiz sevmeyi… Karşılıksız sevmeyi öğreneceksin. Almadan vermeyi, gözünü kırpmadan ateşe atılmayı; iman burcunda ay yıldızlı bayrağımızla donanmış sancakları şevk ve heyecan içinde koruyup öpmeyi öğreneceksin?  

                Canım oğlum,

                Kaderimizin bizlere oynadığı oyunları; sen orada bin bir hayat dersi alarak öğreneceksin. Kimi yaşayış tarzının hiç de kolay olmadığını daha iyi kavrayacaksın. İnan,  askerden önce pek çok insanın yüzünde gördüğün tebessümlerin, ya da  birkaç kırık dökük kahkahanın, aslında  onların gönül dünyalarında bilinmeyen bir zamanda  çöreklenmiş,  acı kuşlarının  görünmez çığlıklarından başka bir şey olmadığını iyi bilmelisin!...

                Bilir misin oğlum,  birçok insan, gördüğü kâbuslarının esiridir. Sakın  sen orada kâbus görmeyesin!... Orası Peygamber yuvası…  Orası, Cennet kokularının buram buram koktuğu, nice sırların yüreklerde saklandığı bir erdemli yuvadır.

                “Asker Arkadaşlığı”  denen bilinmez dostluğun ezeli ve ebedi tohumlarının atıldığı;  bu ocağın ne  kutsal olduğunu,  ancak askerliğin bittiğinde  anlayacaksın!...

                Soğuk havalarda, sıcak karavanın başında önündeki çorbadan yükselen  buharın içinde sevdiklerini göreceksin!... Özlemlerin artacak… Burnunun direği sızlayacak. Belki iki damla  göz yaşı da dökeceksin!... Dök oğlum, ağla oğlum!... Ağla ki, ruhunu  temizleyesin!...  Günlük hayatın hengamesinde farkına varamadığın en güzel duyguları orada yaşayasın!...

                Bir yudum şekerli çayınla, sigara dumanın buluştuğu damaklarındaki buruk tadın arasında; ninenin yaptığı yemekleri hatırlayacaksın; tarhana çorbasının, bulgur pilavının, bir kuru soğanın damaklarında bırakmış olduğu lezzeti hatırlayacaksın…

                Soğuk havalarda sobanın başında arkadaşlarınla oturup, buğulanmış camlarda hayal kuracaksın!... Seveceksin, sevileceksin… İçinde damla damla  sevgi dağları yükselecek!...

                Bir hain, ıssız dağlarda arkadaşlarına pusu kuracak… Namluyu kavrayacaksın!...  Bir kahraman gibi dışarı fırlayacaksın!... “Allah!...” diyeceksin. “Vatan!...” diyeceksin!.... “Bayrak!...” diyeceksin!... Biliyorum oğlum “Anacığım!...” da diyeceksin!... Kahpe bir kurşun yüreğini dağlayacak!... Yalnız senin değil, bir vatanın yüreğini dağlayacak!... Bembeyaz karlar, al kanlara boyanacak!... Sen gönüllerde yükseleceksin…

Bir dostun, dün Çanakkale Şehitleri için söylenmiş olan:

“Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber!...

Sana aguşunu açmış, duruyor peygamber!...” diye destan okuyacak. Nice fatihalar arkanda güvercinler gibi uçuşacak; vatan sana kavuşacak, sen vatana kavuşacaksın!...

                Buğulanmasın  gözlerin, canım oğlum!... Senin başında olmasa da böyle bir düğün, pek çok şehit yavrumun başında yok mu?

            Biz bu vatanın evlatlarıyız!...          

Hepimizin bu vatana birer can borcu var!... Ondan aldığımız varlığımızı, ona hasretmek bizim için şereftir. Biliyorum ölümden korkmazsın!... Yine de korkma!...

                Oğlum, silahına sarıl, komutanlarını dinle!...

                Asker Ocağı,  mukaddes bir okuldur. Bu okulu  başarıyla tamamlayacağını biliyorum!...

                Hayat da bir okuldur. Hem de sihirli bir okul!...

                Haydi oğlum!... Canım oğlum, gülüm oğlum, gayret!... Vatana göz dikenleri yüreğindeki imanla, elindeki silahınla  kahret!... Sakın  kin ve nefretle öldürme!... Yoksa, sen de ölürsün!... Hem de öyle bir ölürsün ki, kimse seni diriltemez!... Bu yolda ölürsen ki “ölü” sayılmazsın!... “Şehitler ölü değildir!...” Arkanda sana ağlayacak, değil; seninle gurur duyacak bir annen, bir baban, bir de üzerine hiç toz kondurmadığın sevdiğin var!...

                Ha unuttum söylemeyi!... Torunum çoktan “ baba!...” demeye başladı, bile…

                Peygamber Ocağına, ancak gül göndermek yaraşır…

                Sana, bütün bir vatandan topladığım gülleri gönderiyorum…

                Selamlar!... Selamlar!…

                Babalar adına, baban…                                                              

MEHMET EMİN ULU  

 

15.01.2005