KADER DİYEMEZSİN

Bakış açımdaki milatlardan biri olmuştu, üç beş saniyelik bir görüntü.

Afganistan'da, yıkık dökük kulübe görünümlü bir ev… Evin önünde 1-2 metre genişliğinde bir ark. Bir zamanlar su akarmış ama son günlerde kesilmiş. Derin bir çamur kalıntısı var içinde. Evden çıkan 5 yaşlarında bir çocuk oynamak için bahçeye geçiyor. Çaresiz o çamur birikintisine basıyor. Ayak bileklerine kadar çamura gömülerek karşıya geçiyor.

Evin hemen önünde bir tabureye oturmuş, uzun sakallı, sarıklı, cübbeli; tam olarak sünnet-i seniyeye uygun giyinmiş (ne demekse?) bir adam elindeki doksan dokuzluk tespihle zikir çekiyor.

...

Ben o anda bittim!

Nasıl bir algı, nasıl bir felsefedir bu?

Bir iki ağaç uzatarak o çocuğu pislikten kurtaracakken, sözde kalbini temizlemeye çalışan gösteriş budalası Müslümanlık ne ironik bir manzara arz ediyor.

...

Burası Afganistan, normaldir bunlar, demek geldi içimden. Sonra çocukluğum canlandı gözümde. Köy evlerinin çoğunda tuvalet yoktu. İnsanlar ahırlara, duvar diplerine veya ağaç gölgelerine gidiyorlardı.

Uzak değildi yani bu felsefe.

...

Dün yine Sulusaray'daydım.

Yorgun, dökük, hastalıklı gibi görünen evlere baktım. Yaşam mücadelesini kaybettikleri nasıl da belliydi.

Sonra yeni yapılmış tuğlalı evlere baktım. Ama sıvasız, bakımsız; yarım yamalak. Halbuki Sulusaray soğuk memleketi. Isı yalıtımına en fazla burada ihtiyaç var. Ama tembellik, basiretsizlik...

...

Çamur deryası sokaklar. Hiç değişmeyen kader... Hiç değişmeyen bakış açısı.

...

İmam efendi dua ediyor ve hep birlikte huşu içinde "AMİİNN" diyoruz:

"Dünyamızı da ahiretimizi de imar eyle Allah'ım!"

Bu sırada arabaların sıçrattığı çamurlar yağıyor avuçlarımıza.

Nasıl yani, diyorum?

Şimdi bu çamurlardan kurtulmak için de mi Allah'tan yardım istiyoruz?

...

Değişen bir şey yok.

...

Yaklaşık 300 yıldır burası İslam beldesi.

Medeniyete katkı sunduğumuz bir unsur var mı diye düşünüyorum. Mesela bir türkümüz var mı?

-Yok

Bir han, hamam, konak, kalıcı bir bina yapmış mıyız?

-Hayır!

Bir marka oluşturmuş muyuz? Mesela bir fasulyeyi işleyip, paketleyip "Meşhur Sulusaray Fasulyesi" diye piyasaya sürmüş müyüz? Ya da bir süt ürününü?

-Hayır!

İnsanlar gelip geçsin diye, geleceğe kalabilecek nitelikte bir köprü yapmış mıyız?

-Hayır! Hatta "gavur!" diye küçümsediğimiz adamların 2000 yıl önce yaptıkları köprüden geçiriyoruz ölümüzü, dirimizi.

Bu kadar dindar geçiniyoruz madem. Geleceğe kalabilecek bir değerde cami inşa etmiş miyiz?

-Yok...

Biz bu medeniyete ne katıyoruz? Müslümanlık bir medeniyet inşa etme projesi değil midir?

...

Bir şeyler ters gidiyor...

Rahatsız oluyorum alışılmış çaresizliklerden.

Kimseyi eleştirmek değil derdim ya da kimseyi küçümsemek.

Bu yara ortak yaramız.

Her ne kadar "cenneti garantiye almış" insan mağrurluğunda, kurumlana kurumlana gezsek de “rezil” durumdayız.

Hatta mezarlıkta dua ederken; o bozuk Türkçe ile, her kelimeyi Arapça telaffuz etmeye çalışırken “Şair Evlenmesi”nde gördüğümüz “Ebullaklaka” durumuna düşen hoca (!) bile "öteki" değil benim için. Bizim ortak çürümüşlüğümüzün bir yansıması.

O, bıyıklarını kesip de sakallarını inadına uzatan, IŞİD filmlerinde insan yakmadan önce okunan surelerdeki ses tonu ve makamla; alışılmışın dışında bir Selefî üslup kullanan, öz vatanımda beni yabancı hissettiren şu adamla birliktedir çürümeye devam etmişliğimiz!

...

Her şeyi Allah'tan bekleyen atalet ve cehalet erbaplarına ne kadar kızsam da ben de ümidimi yalnızca Allah'a bağladım.

ALLAH'IM YARDIM ET BİZE

BİZ KENDİ KENDİMİZE UYANAMIYORUZ, UYANDIR BİZİ!