BİR TUTAM TOPRAKTA TOKAT ÖZLEMİ

Bir varlığa, yaşanılmış güzelliklere duyulan tekrar görme ve yaşayabilme arzusudur. Birlikte geçen, birlikte yaşanan günlere hasretliktir özlem. İnsani duygularında olmazsa olmazlarındandır.

Daha çok geçmişe dair olsa da, güzel beklentiler açısından geleceğe de yöneliktir çoğu kez…

  Uzaklardaki sevdiklerimizle, dostlarımızla geçen günlerimizi örf adet ve geleneklerimizle taçlandırarak yaşadığımız güzellikleri hatırlamak o günleri yüreklerde tekrar yeşertmek sevdasıdır… Bir duygu seli, bazen de feryadı figandır özlemek… Hele de doğduğun topraklara olan hasretlik ve özlemse…

            O, doğup büyüdüğü, gençlik yıllarını acı tatlı hatıralarla yaşadığı bu güzel şehri çok özlemişti. Çok uzaklardan gelmişti. Ana ocağına ana toprağına. Özlem duyguları yüreğine ağ örmüştü âdeta.

            Tokat’ı, doğduğu şehri gün boyu gezmiş, yaşadığı sokakları caddeleri dolaşmış, sevdiklerinin kaybettiklerinin izlerini aramıştı.

            O kadar özlemle doluydu ki topraklarına konuşamıyordu da…

Elimi sıkıca tuttu. Yaş dolu gözlerle baktı yüzüme. Sanki kaybettiği çok önemli bir şeyini bulmam için benden yardım istiyordu.

            “Haydi, ne olur Tokat’ı anlat bana… Geçmişi konuşalım, yaşadığımız güzellikleri tekrar yaşayalım…” dedi. Kırk yıllık bir özleme nasıl karşı koyabilirdim ki… ‘Tamam…’ dedim. Derecesiz mutlu olmuştu.

Çaylarımızı yudumlarken rahatladığını anladım. Karşılıklı oturduk. Anılarımız sanki bu gün yaşanıyormuşçasına oturdu kucağımıza.

Derinden bir iç geçirdi. Yutkundu. Gezdiği sokaklara takılmıştı. Bomboş ve sessiz sokaklara. Gecenin geç saatlerine kadar oynadığı o sokaklar sanki sahiplenmeyi bekliyorlardı. Gizli güçler esir almışlardı sanki sokaklarımızı.

            Çocuklar belli ki korkuyorlardı o sokaklardan. Paylaşmayı, yardımlaşmayı bilemeyen, dört duvar arasına hapsedilmiş haklarıyla yaşam savaşı veren teknolojik çocukları gördükçe… Sokak aralarında özgürce oynayan, ıhlamur ağaçlarının gölgesine serdiğimiz çul parçası üzerinde evcilik oyunlarımızı, çaputtan toplarımızla annemizin el yapımı bez bebeklerimizin süslediği o günleri anımsayıp özlemle yâd etmek hakkımız değil miydi?

            Beton yığınlarının katmer, katmer yükseldiği apartman kültüründe bir birini tanımayan, tanımakta istemeyen vurdumduymaz, sorumsuz insanlarla yaşamak zorunda bırakıldığımız günümüzde… Aynı çatı altındaki evlerimizi beyaz badanalı kerpiç duvarların ayırdığı, o duvarlarda bir ‘tıkla’ çay içmeye çağrıldığımız, hastalıkta sağlıkta ilk koşanlarımız olan komşularımızı ve komşuluk ilişkilerimizi özlememek mümkün müydü?

            Mümkün müydü mahallenin yaşlılarından Osman Amcaya Bekir Amcaya cami çıkışlarında, Bedriye, Hasibe, Feride öğretmenlere okul çıkışlarında sıra halinde selam durmamak…

            Behzat çarşısında yürürken Yüksek Kahveden veyahut da az ileride Honoğlu Kahvesinden gelen çay bardaklarının şıkırtılarını, yağlı ve simit satan çocukların o sevecen ve içten seslenişlerini özlememek mümkün müydü!

       

                Fotoğrafçı Ersin’in cam arkasına dizdiği resimlere göz atmamak, Cimcim Lokantası’nın iştah kabartan yemek kokularını solumadan oradan geçmek oluyor muydu hiç..!

            Belediye Parkı’na gitmek bir ayrıcalıktı o vakitlerde. Zira yeşilin en güzeli oradaydı. Ihlamur ve akasya ağaçlarının baygın kokularını solumak insan ruhuna doyumsuz güzellik katardı.

Hele de hafta sonlarında Tokat Belediye Bandosunun hükümet konağı önündeki bayrak törenlerini ve bandonun arkasına takılarak bozuk düzen yürüyen çocukların o güzel görüntülerini unutmak mümkün mü?

Tek ulaşım aracının fayton olduğu Tokat Bağlarına yaylı ve ya binek hayvanlarıyla gidilirdi. O daracık bağ yolları boyunca duvarlardan sarkan kirazları yakalamak için ne çabalar harcardık. O bağlar ki zevk ve sefa bağları. Dostluğu kardeşliği yardımlaşmayı saygı ve sevgiyi öğütleyen birlikteliklere ev sahipliği yapan en güzel yerlerdi. Unutulur muydu Tokat Bağları..!’

            Öte yandan nişan, düğün törenlerinin yapıldığı, konserlerin tiyatroların toplantıların, toplumsal güzelliklerin mekânı olan Ali Sabri sinemasının bir kültür merkezi konumundaki o günlerini yaşıyordu adeta. Anlatıyordu…!

            Salı, Çarşamba günleri bayanlar matinesi çıkışlarında ağlamaktan kızarmış gözlerimizi çevreden saklamak için verdiğimiz mücadeleyi hatırlamıştı.

            Kırkbadalları, Horuç Camisini, elektrik havuzunu anlatırken yaşıyormuşçasına heyecanlanıyordu.

            Yeşilırmak’ın tertemiz sularında öğrendiği yüzmeyi, suya kaçırdığı ayakkabı ve çamaşırlarını anlatırken ona en güzel elbiseyi Tokat’ın usta terzisi Merhum Şahin Hanım Teyzenin diktiğini söylemeden geçemiyordu.

            Özlemek…! Özlem duymak onun yaşam biçimi olmuştu. Arıyor, soruyor görmek istiyordu. Arada bir geçmişi yargılarken geleceğe de sitem ediyordu.

Belli ki bir duygu boşalması yaşıyordu. Bir müddet sonra tekrar çıktık sokaklara. Çocukluğunun gençliğinin geçtiği Beysokağı’na yöneldik. Tanımakta zorlanıyordu. Mevlana Hamamı’nın önünde anılarını tazelerken ağlamaklıydı. Gelin hamamı yapmıştık sazlı sözlü. Nasıl da dolaşmıştı bindallılarla havuzun etrafında… Ağlamaklı yürüyordu.

            Evler, konaklar yerlerinde dursalar da hepsi melül ve mazlumdular. Doğduğu evin kapısını ve eşiğini okşarken “Beni tanıdınız mı…!” diye sorması beni de oldukça duygulandırdı.

             Etrafı sevgiyle, özlemle karışık, şaşkınlıkla kolaçan ederken bir anda arkadaki “Gıjgıj Tepesi”ne takıldı. “Gidelim mi oraya” dedim. Derecesiz mutlu oldu… Kızlar Çayırına gelmiştik. Çocukluğumuzun, gençliğimizin piknik alanıydı burası. O kadar özlemle doluydu ki ayakkabılarını çıkarıp çıplak ayakla yürüyordu. Ayağına batan çakıl taşlarının farkında değildi.

            Tokat’ı tepeden izliyordu. Yükselen binalara söylenip, şaşkın ve de kızgın bir sesle “nerede o yeşillikleri nerede Çağgölü bahçeleri, bağlar ve yemyeşil ırmak boyları. Ne yaptınız memleketin yeşiline…!” diye söylenmeye başlamıştı. Kendimi suçlu hissettiğim için sustum ve yutkundum.

            Derin, derin nefes alıyordu. Tepenin güz rüzgârlarını, Tokat’ın kokusunu ciğerlerine dolduruyordu. Özlem ve mutluluk… Her ikisini de birlikte yaşıyordu.

            Yıllar sonra da olsa doğduğu topraklarda soluklanmak, o efsuni tepeden doğduğu toprakları seyretmek onu inanılmaz mutluluk deryasına sokmuştu.

            Derinden bir iç çekti.  Çantasından çıkardığı lavanta kutusuna bir avuç toprak alarak kutuyu kapattı.

            “Çocuklarıma vasiyetimdir. Öldüğümde bu toprağı üzerime atsınlar” dedi. Ağlıyordu… Sarıldık…! Sarıldık…!

            Memleket özlemi çok başka bir şey derlerdi hep.

            İşte o özlem bu özlem olsa gerek… Bir tutam memleket toprağı…

 

                                                                                                                Esen kalın