HACI MURAT-4 (Kul sıkışmayınca)

Kışın yolculuk yapanlar, “yağar eser, yolcu yolunda gerek.” derlermiş. Temmuz’un sıcağında, hele de hacı muratla yolculuk yapan bizim gibiler, sıcaklara kalmadan alabildiğimiz kadar yol almak için mümkün mertebe erken davranalım derler, her halde. Biz de öyle yaptık. Şafak sökmeden, kargalar kahvaltısını yapmadan arabamızdayız. Çünkü hacı murat bu, nerede, ne zaman, nasıl tepki vereceği hiç belli olmaz…

                Büyükler ne ise de olan küçüklere oluyor. Dünün yorgunluğu ile derin uykudaki çocukları gürültüsüz patırtısız uyandırmak, mesele. Hele de küçük oğlumu…  Yine de pek ağlaz olmayan bir buçuk yaşındaki çocuğu yatak kıyafetiyle alıp arabaya indirmek, insanın içini acıtıyor. Öbürleri sersemledi zaten, nereye sürsen oraya gidiyorlar, gözlerini ovuşturarak…

                Kuşluk vaktinin serinliğinde, Burdur Gölü’nün kenarında kuğular gibi süzülürken fabrikaya süt taşıyan bir at arabasına rastlıyor, çocuk için süt alıyoruz. Uygun bir çay bahçesinin ocağında pişirip çocuğu doyururuz düşüncesiyle.

                Afyon- Antalya arasında bir sorun yaşamadık şükür. Zaten hem serin zamanda yol aldık, hem de genellikle iniş aşağı iniyorduk. İnerken ısı göstergesi neredeyse normalin bile altına iniyor. İnişlerde hacının bir sorunu yok. Onun zoru sıcak ve yokuşlar. Bucak geçidinden inerken buranın dönüşünü düşünerek ürperdim. Toros’lara tırmanmak zorunda kalacağımız için gözüm şimdiden korktu.  

                Antalya’da kahvaltı için bir çay bahçesinin yanında durduk. Önce çocuğu doyurmak istedik. Bu amaçla görevliden izin alıp çay ocağında kaynatmaya çalıştığımız süt kesilmesin mi, belim buza döndü. Çocuk sütten başka bir şey yemiyor. O zaman pastörize süt mü yoktu, ya da biz mi bilmiyorduk. Pastörize süt olmasaydı eğer, at arabası süt güğümlerini nereye taşıyordu? Demek ki varmış da bizim haberimiz yokmuş.   Çocuğu doyuramayınca biz de yiyemedik. Karadeniz’de gemileri batmış kaptan gibi pis pis düşünerek gezeliyoruz Antalya sokaklarında.

                Birden önüme dikilen uzun boylu birisi:

                -Ne yapıyon İrasim? Demez mi! Kafamı kaldırınca gözlerime inanamıyorum. Köyde “Gannının Mesimi” denilen Nesimi ağabey değil mi, bana seslenen? Bi sevindim, bi sevindim ki boynuna sarılasım geldi. Hiç ummadığım, kendimi çaresiz hissettiğim bir zamanda bir köylümle, Nesimi Ağabeyle karşılaşmak, inanılacak gibi değil…

                -Alanya’ya tatile gidiyorduk da kahvaltı için durmuştuk. Sen ne yapıyorsun buralarda?

                -Bizim Hasan burda gapıcı. Koyde bırçak mercimek yetti. Yardım için gelini gotüreceam. Ev yahın, buyurun garpuz kessinler de serinlenin.

                -Karpuzu boş ver ağabey. Çocuk aç, süt bulabilir miyiz, süt?

                -Südden bol ne var, Hasan apardumanın südünü dağıtmadı daha. Ev şura. Hele siz içeri buyurun.

                Tam da kapılarının önünde yürüyormuşuz. Bu habere daha çok sevindim. Bir rahatladım, bir rahatladım ki sırtımdan karlı dağlar kalktı, sanki…

                Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez derler. Belki de bu gün Hızır, Nesimi ağabeyin kılığına girmiş olmalı.

                Rahatımız yerinde. Hava hayli ısındı, yolumuz kısa ve düz. Şunun şurasında Alanya’ya ne kaldı ki… Bu sıcakta yola çıkmak akıl kârı değil. Çocuklar, Hasan’ın evinde dinlenedursun. Yol boyunca uğradığımız her kentte yaptığımız gibi mutat ziyaretlerimizden birini daha gerçekleştirmek için Antalya’nın sanayisine kadar uzanalım bakalım. Biz doyduk doymasına da, hacının durumu nasıl, bir eksiği gediği var mı,  onu anlayalım...

                -Ne içersiniz ağabey?

                -Bir kapalı su iyi olur. Çırak anlamıyor. Antalya’da herkes musluktan içiyormuş. Çünkü Antalya’nın suyu Toroslar’dan, kaynağından geliyormuş. Ayrıca Antalya’nın kanalizasyon şebekesi de yokmuş. Arazi yapısı buna ihtiyaç duyurmuyormuş. Bize öyle söylediler. Şimdi nasıldır, bilemem. Zaten ben ustanın yalancısıyım.

                Hacı’nın önemli bir sorunu yokmuş, şükür. Gönül huzuruyla yola çıkabiliriz, hayırlısıyla.  Akşamüstü, inşallah.