ABLAM

Ortaokul birinci sınıftaydım. Türkçe öğretmenimiz Cevdet Canbulat, Balzak’ın Köy Hekimi adlı kitabını çok övdü. Bulduğum ilk fırsatta şehir kütüphanesine damladım. Görevliden aldığım kitapla doğru eve. Ne var ki kitabın ikinci sayfasına geçemedim. Eserin hem cümleleri uzun, hem de kişilerinin adları Fransız imlâsına göre yazılmış. Yani roman, birinci sınıf öğrencisi düzeyinin hayli üstünde.

                Kitabı iadem üzerine görevli ağabey, başka bir kitap tutuşturdu elime. Son sayfaları kopmuş hacimli kitabı, yutarcasına okudum. Çünkü onda sevgili ablam var idi: FERİDE. Çalıkuşu ile beraber yaramazlık yaptık. Zeyniler’de çocuk okuttuk. Vehbi’yi hayvan yemliğindeki mahkumiyetinden kurtardık Munise’yi evlat edindik. Kâmuran’a diş biledim. Hele Bursa’da ablama askıntı olan marazlı bir müzisyen vardı ya ona sinir oldum. Feride’nin yanında maarif müdürünün odasında kimse anlamaz diye ablamı çekiştiren bir çiftin ablamım da Fransızca bildiğini öğrenmeleriyle şaşırma ve utanmalarından çok keyif aldım.

                Eğer okuma olanağı bulabilseydi sevgili ablam da Feride’yi aratmazdı. Onun kadar anaç, onun kadar hassas, onun kadar zeki , onun kadar hareketli ve onun kadar KADERSİZ olurdu.

                Çünkü en az onun kadar zekiydi. Evde bir yazıyı sesli okurken bir sözcüğü yanlış telaffuz etsek anında düzeltirdi. Can kulağıyla dinlediği cümlenin gelişine göre hangi sözcükten sonra hangi sözcüğün geleceğini şaşılası bir isabetle tespit ederdi.

                Çalıkuşunu tiyatroda da izledim sinemada da. Hiç birindeki Feride kitaptaki Feride’ye, Çalıkuşu’na benzemiyordu. Kitaptaki Feride’nin aynısı bizim evdeydi. Ancak o, öğretmen değil, ev hanımıydı. Benim sevgili ablamdı. Aslında ablamı hiç kimseye benzetemeye gönlüm razı değil. Hatta Feride’ye bile… Ne çare ki anlatabilmek için başka yol yok…

                O yıllarda “Kanlı Kırbaç ya da Yetimler Âhı” adıyla bir Türk filmi oynuyordu.. Turhan Seyfioğlu esas çocuk, Muhterem Nur esas kız, Ahmet Tarık Tekçe kötü adamdı.

                Fizik olarak değil de yaşadığı dram yönünden Muhterem Nur ablam; Arkadaşım Yaşar, Turhan Seyfioğlu ben ise esas kızın kardeşi Ali’ydim. Aynı filme defalarca gittik Yaşar’la. Yaşar küçük yaşta babasını kaybetmiş, yetiştirme yurdunun muhasebeciliğini yürüten dayısının yanında, ben ise yetiştirme yurdunda kalıyoruz. Yani kaderlerimiz benzeşiyor.

                “Dertliyim ben dertli ile gezerim.

                Dertsiz ile yoktur benim pazarım.”

Ablam diyordum, Muhterem Nur’un yaşadıklarını yaşamasa da onun gibi giyinse. Güzel, taranmış, bakımlı saçlarını omzuna dökse, ellerini iyi dikilmiş pardüsesinin ceplerine sokup, boyalı ayakkabıları, sevecen ve güleç yüzüyle tıkır tıkır gelse. Kendim için hiçbir isteğim yoktu. Ablam mutlu olsun yeter. Onun bir gülümsemesi hepimizi ısıtıyor, aydınlatıyordu.

                Ablam deyip durmamı kimse kınamasın. Onu çok seviyor, son rahatsızlığına dayanamıyorum. Yardım etmek için elimden bir şey gelmemesinin çaresizliğindeyim…

 

                Bu sam yeli bize değdi, kimselere değmesin…