YAŞAMADAN OLMAZ

Hayat dediğimiz uzun ince yolda; öyle badirelerle, öyle şakalarla, öyle cilvelerle yüz yüze geliyorsunuz ki, hangisinin gerçek, hangisinin hayal olduğunu anlamanız bile bazen bir şakaya dönüşebiliyor. Umudun umudu olmaz diyorlar… Umudun umudu olmasaydı, umud mu olurdu? Hangi halde bulursak bulunalım, hangi zaman diliminde bulunursak bulunalım, umud denilen sihirli sezginin peşinden koşmayan kaç insan vardır? Hayatının her anı, nasipsizlik içinde geçmiş olsa bile, her sabah güneş doğduğunda yaşamak ve hayata sarılmak için mutlaka bir umud daha var demektir.

                Konu buraya geldiğinde birçoğumuzun bildiği şu kıssayı bir kez daha dile getirmekten geri durmayacağım. Hani bilirsiniz, günah yükünden başka uhrevi âleme bir şey götürmeyen bir beni âdem, boynunu bükmüş cezasına razı, cehennem melekleri tarafından cehenneme sürüklenmektedir… Fakat bizim günah yüklü beni âdem, bir adım gidiyor, bir adım bekliyor… İki de bir de geri geri bakıyor… Cehenneme sürükleyen melek, günahkâr beni âdeme kızıp: “Ne bekliyorsun, nereye bakıyorsun? Kimden medet umuyorsun?… Hangi sevabının seni kurtaracağını sanıyorsun? Fani dünyada yaşarken kendinden başka kimseyi düşünmedin. Yedin içtin, hop geçtin. Ne ana dinledin, ne baba… Ne komşu bildin, ne dost… Herkesi kırdın döktün… Yaktın yıktın… Ondan sonra da “Bilmeden oldu, aklım sırrım ermedi, ben bende değilim… İçimdeki ben, bu kötülükleri yaptı. Yoksa ben kötülük yapacak biri miyim?” diye onu bunu kandırdın. Sonrada kafanı günah çukuruna bandırdın.

                Düşünmedin ki, “Her nefis ölümü tadacaktır?”, “Düşünmedin ki, “Boynuzsuz koyunun hakkı bile boynuzlu koyundan sorulacak”, “Karınca öldürenden de, insan öldüren de mizan terazisine konacak?”… “Sana verilen aklı kullanamadın… Kendince İlahi sırrın altında ezilip bükülüp, yok yoldun. “İdrak-i meali bu akla gerekmez/ Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez” hesabından mecnuna döndün… Gerek bir Mecnun olsan, mutlak bir Leyla da bulabilirdin. Fakat sen gerçek Mecnun değil hokkabazın tekiydin. Hep kendini kandırdın, hep kendini akıllı sandın… Ya şimdi söyle ne bu umud, ne bu bekleyiş, ne mahzunluk?… Söyle behey günahkâr adam?”

                Bizim günahkâr beni adem meleğe söyle bir bakmış, başını yere eğmiş.. İçinde bin bir acı, bin bir fırtına… Yaptığı her şeyden bin pişman… Aman ha aman!… “Aman Allah’ım Senin emanlığına sığımdım... Senden başka sığınacak, Senden başka bana el uzatacak kimse yok!… Bilirim Sana karşı mahcubum… Ne olur, medet!…” diye içinden geçirmiş…. Cehennem melekeleri işin farkında değil… Tutmuşlar bizim beni âdemin kolundan atacaklar cehennemin ta orta yerine… Fakat o hâlâ direnmede, hâlâ arkaya bakmada, son bir umutla… Birden, bir anda gelir uhrevi katmanlardan bir seda meleklere: “Sorun bakalım o kuluma, neden iki de bir arkaya bakar, kimden umut bekler?”… Sormuşlar… Bizimki cevap vermiş “Allah’dan başka kimseye umud bağlamadım. Bunca günah içinde bile O’ndan medet ummak, O’nun işidir. Medet ateşini içime düşüren O’dur. O’dur Halk’ı Zülcelâl… O’dur Malik-i Mülk…” 

                Bu sözler üzerine, “Alın bu kulumu bana olan umudundan dolayı doğru cennetime koyun!”…

                İşte umud, denen sihirli kelime böyle bir şey… Bizi hayata bağlayan, yüreğimizi aşk oduyla dağlayan, karıncaya yol gösteren, arıyı besleyen, kantsız kuşların rızkını ayağına gönderen…”

                Hayat da böyle umutla mutsuzluk arasında gidip geliyor. En karanlık noktada bile bir ışık gelip sizi buluyor. Yoksunluğun zirvesinden uhrevi zenginliğin zirvesine kanatlanıyorsunuz… Kendinize sunulan nimetlerin yüzüne bile bakmadan insanlığa dağıtıyorsunuz… Bütün bu duyguları yaşmadan olmaz…Ya-şa-ma-dan ol-maz….

                Bilmem, bildiğim gerçek bir şey varsa;

                Bana da verilecek bedelsiz bir arsa…

                Günü gelince yolculuk başlarsa,

                O gün dostlar bizi hatırlasın…

 

Mehmet Emin ULU