KISKANÇLIK

Aslına bakarsanız, sözde kimsenin kıskanç olmadığı ama herkesin kıskanıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü herkesin iddiası bu yönde. Bana göre iki türdür kıskançlık. Bu iki duygulanmayı ikisinin farklı yoğunluklarına ve kişide uyandırdığı duygulara bakarak ayırt edebiliriz. Birincisi; her insanın kendi içinde yaşadığı, sevdiğini paylaşamama gibi kıskançlıkları elbette vardır. Ama bu kıskançlığın bir boyutu, bir dozu olmalıdır. Maksadını aşmayan her şey daha güzeldir. Mesela küçükken saf ve temiz duygularla kardeşinizi kıskanırsınız. Hepimizin yaşadığı bir duygudur belki de bu. Annenizi babanızı paylaşamazsınız. Ya da sevdiğinizi, eşinizi, hayat arkadaşınızı kıskanırsınız. Ona bakan farklı bir göze tahammül edemezsiniz. Amma velakin, eğer ortada dozunu aşan bir kıskançlık varsa, işte o zaman işin rengi değişir. Bu biraz güvensizlikten, özgüven eksikliğinden kaynaklanır. Yıpratır insanı. Psikolojik olarak yıkıma sebep olur, akıl sağlığını etkiler. Bazen insanın toplumdan dışlanmasına bile sebep olur.

 

Gelelim ikincisine… Bu kıskançlığın tanımını da şöyle yapabiliriz. Başka insanlar da bulunan üstün özellikleri çekememe haline denir. Çoğu zaman seviyormuş gibi görünüp içi fesatlıklarla dolu insanları çağrışım yapar bana. Ben bunun bir hastalık olduğunu düşünüyorum. Gerçekten hem de çok büyük bir hastalık. Bu hastalığa yakalananları fark etmek aslında hiç de zor değildir. Her ne kadar belli etmemeye çalışsalar da maalesef ki belli olur. Gözlerinden anlarsınız. Seviyormuş gibidirler, dost gibi, can gibidirler. Ama yalandır hepsi. Tam da tersidir aslında bu hislerin. İçten içe can yakarlar, çıkarcı ve samimiyetsizdirler. Bazen de yaşamınızda hayırlarla değil de,  şerlerle karşılaşmanız için duacıdırlar. Bu hastalığa yakalananlara tez zamanda acil şifalar diliyorum…