23 Nisan 2017

Soğuk bir 23 Nisan sabahına uyandık. Bu gün konuklarımızı öğretmenevinden alıp Peri Konağı’na götüreceğiz. Götüreceğiz ama engeller çok. Havanın soğukluğundan başka bu gün aynı zamanda Ulusal Egemenlik ve çocuk bayramı. Ya yakın zamana kadar kutladığımız gibi bayram için insanlar yollara dökülür de G.O.P. Bulvarı trafiğe kapatılırsa. Üstelik evden öğretmenevine, oradan Peri Konağı’na geçmek için başka araç yolu da yok.

                Ama ne olursa olsun. “Kalır mı Mustafa Kemal’in kağnısı bacım..” hesabı, konuklarımızı hedefe ulaştırmak için bizim emektar korsa’da kalmaz. Bu düşüncelerle, yani Fazıl Hüsnü’den aldığım güçle aradan dereden yasaklı yasaksız yollardan geçerek öğretmenevine ulaştık. Lobide konuklarımızla buluştuk. Ben kafamdan güzergâh plânları yaparken eşim, bulvarın trafiğe açık olduğunu fark etmiş. Bu duruma hem sevindim hem üzüldüm. Sevindim çünkü yol açıkmış. Üzüldüm, pek yakın zamanlarda olduğu gibi bayram kutlamaları yine sönük geçecek.

                Geçen sene 19 Mayısta Marmaris’teydik. Tokat Öğretmen Okulu Mezunlar ile gezimiz, Marmaris’de 19 Mayıs’a rastlamıştı da iki yüze yakın arkadaşımla boynumuzda fularlarımızla törene renk katmıştık. Öyle ki misafir olmamıza rağmen gurubumuzla Marmarislilerden daha büyük bir kalabalık oluşturmuştuk, bayramda…

                Bu duygularla Cumhuriyet Meydanı’ndan geçerken alanda tören için toplanan bol bayraklı küçük bir gurup gördüm. Seyirci yok denecek kadar az idi. Belli ki her okuldan bayrakları ile üçer beşer kişi, ancak görevlendirilmiş, yasak savma kabilinden… 

Dört kişilik hazırlanan sofra altıya tamamlandı.

Kahvaltı yaptım mı, yapmadım mı? Ben hâlâ bayram kutlamalarındayım.

                Latifoğlu konağındaki centilmen görevli, en nazik ve ciddi haliyle gerekli bilgileri verirken konuklarımız doyasıya fotoğraf çektiler. Ne kadar da meraklılarmış, fotoğraf çekmeye… Tavan, kapı ve dolaplardaki ahşap süslemeleri;  beyaz işlerdeki ince bir zevkin ve göz nurunun ürünü emek hemen dikkat çekiyordu.

                Atatürk Evi’nde başörtülü iki genç hanım karşıladı. Tepeden tırnağa apoletli, sırmalı paşa ve padişah fotoğraflarının süslediği odalarda hanım kızlarımızdan birisi tarihi bilgilerle bilgilendirirken diğeri, değişik odalardan her birine girişimizde fotoğraflarımızı alıyordu. Sebebini sorduğumda müdür beyin istediği yanıtını aldım. Ziyaretçi sayısını öğrenmek istiyormuş.

Her odada Atatürk’ün resmini aradım. Öyle ya Atatürk de bir Osmanlı paşasıydı, sonuçta… Sordum:

-Atatürk nerede?

-Yan taraftaki eve gireceksiniz.

Meğer Atatürk Evi diye girdiğimiz yeri belediye almış. Gazi Osman Paşa Evi adıyla donatmış.

                Atatürk evini de gezdik. Mütevazı evdeki eşyalar zamanında varlıklı her evde bulunanlar gibiydi. Ev, Bandırma Vapuru’ndaki subay arkadaşlarından Mustafa Vasfi Süsoy’a aitmiş. Tokat valiliği, evi mirasçılardan satın alıp Atatürk Evi diye halkın hizmetine sunmuştu. Atatürk Tokat’a her gelişinde bu evde kalırmış.

Mevlevi Dergâhı:

                Geniş, laleli çimenli bahçesinde iki katlı binanın alt katı, antika halılarla bir halıcı dükkânını andırıyor. Kimi odalardaki kocaman kazanlar, küpler, idare odaları. Üst kattaki balkon ve sedir, tam bir huzur ve dinlenme yeri. İçeri giriyorsun semazenler uhrevi bir müzik eşliğinde devamlı dönüyorlar.

 

                Aklıma geldi küçük bir fıkra. Bektaşi sormuş Mevlevi’ye: “Siz ne yaparsınız?” “Allah der döneriz. Ya siz?” “Biz Allah der içeriz…”